Grup: Yönetici
İleti: 5,650
Katılım: 21-June 08
Katılım: 21-June 08
Nereden: İstanbul
Üye No: 3
Ruh Halim 
Cinsiyet 
Taraftar
|
İTİKADÎ MEZHEPLER [1]
Giriş
Muhacir ve Ensardan oluşan ilk müminler ve samimiyetle bunlara tâbi olanlar, inançlarını, doğrudan Kur'an-ı Kerim'den alıyorlardı. ALLAH Tealâ'nin zatına nelerin yakıştığını ve nelerin yakışmayacağını, âyet-i kerime'lerden öğreniyorlardı. Bu sebeple, ilk müslümanlar arasında herhangi bir itikadı meselede tartışma olmamıştı.
Makrizî, «Hıtat» adlı eserinde şöyle der: «Şunu bil ki, Allan Tealâ, Arapların içinden elçisi Muhammed'i, bütün insanlara peygamber olarak gönderince Ruhüleniin Cebrail'in, Peygamber'e getirdiği ALLAH Tealâ'mn kitabında ve ALLAH Tealâ'nm doğrudan Peygamberine gönderdiği vahiyde ALLAH Tealâ, kendisini bizzat nasıl sifat-landırmışsa, Peygamber de insanlara rablerini o şekilde anlattı. Bu sebeple köylü olsun, şehirli olsun hiçbir Arap, Peygamber Efendimiz'-den, itikadı mevzular hakkında herhangi bir şeyin açıklanmasını işlememişti. Halbuki namaz, zekât, hac ve ALLAH Tealâ'nm emir ve yasağı bulunan diğer hususlarda, kıyametin durumu, cennet ve cehennem hakkında çeşitli sorular soruyorlardı.
Eğer, itikadi meseleler hakkında da herhangi bir açıklama istenseydi, helal-haram hakkında, teşvik ve sakındırma hususunda, kıyamet, savaş ve fitne mevzularında nakledilen hadîsler gibi, ALLAH Tealâ'nm sıfatları hakkında da, sorulara cevap olarak, bir kısım.hadisler rivayet edilmiş olurdu. Diğer mevzularda rivayet edilen hadîsler, hadîslerin mânâlarını izah eden, nakil yollarını açıklayan ve hadislerin metinlerini toplayan hadîs kitaplarında mevcuttur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in hadîslerini toplayan kitapları dikkatle inceleyen ve selefi salihin'den gelen eserleri tedkik eden kimse görür ki, tabaka ve sayıları çok olmasına rağmen, herhangi bir sahabînin Resulullah (S.A.V)'den, Aliah Tealâ'nın Kur'an-ı Kerîm'de veya Peygamberinin lisanıyla kendisini vasfetttiği herhangi bir sıfat hakkında Peygamberimiz (S.A.V.)'den birşey sordukları, sağlam veya zayıf bir yolla rivayet edilmemiştir. Bilâkis, hepsi ALLAH Tealâ'nın sıfatları hakkındaki metinleri anlamışlar ve ALLAH Tealâ'nm sıfatları hakkında konuşmaktansa susmayı tercih etmişlerdir.
Evet, hiçbir şahabı, ALLAH Tealâ'nm sıfatları arasında, sifat-ı zatiyye veya sıfat-ı fiiliyye şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bütün sahabîler, ALLAH Tealâ'ya, ilim, kudret, hayat, irade, semi', basar, kelâm, celal, ikram, cûd/ inam, izzet, azamet gibi ezelî sıfatlar nisbet etmişlerdir. Sıfatların hepsi hakkında aynı sözü söylemişlerdir.»
İşte Makrizî bunları anlatmaktadır. Bu anlatılanlar, muhacir, ensar ve onlara samimiyetle tâbi olanlar hakkında tamamen doğrudur. Ancak, kendilerini tamamen ALLAH'a vermiş bu zatlar dışındaki bazı müslümanlardan fitne çıkarmak için ortaya soru atanlar görülmüştür. ALLAH Tealâ, bu gibi insanların durumlarını açıklayarak şöyle buyuruyor: «Sana kitabı indiren O'dur. O'nun bir kısım âyetleri muhkemdir, mânâsı açıktır. Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir ktsım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece ALLAH bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise -Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katmdandır.» derler. Bunları ancak, akıl sahipleri düşünür.» «Onlar, Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi haktan çevirme bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın derler.»[2]
Ortaya atılan meselelerden birincisi «Kader» meselesiydi.[3]
1- Kader Meselesi:
Zaman zaman bazı tartışmalara yol açan meselenin, kader meselesi olduğu görülmektedir. Bu mesele, İslâmdan önceki dinlere mensup olanları da meşgul etmiştir. Hatta ALLAH'a ortak koşanlar bile, kader hususunda tartışmaya girişmişler ve ALLAH'a ortak koşma suçunu kadere yüklemeye kalkışmışlardır.
Bu hususta ALLAH Tealâ şöyle buyuruyor: -ALLAH'a ortak koşanlar şöyle diyecektir. «Eğer, ALLAH dileseydİ ne biz, ne de babalarımız ona ortak koşardık. Ve ne de bir şeyi haram kılardık.» Bunlardan Öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Nihayet azabımızı tattılar. Onlara deki: «Meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna tâbi oluyorsunuz ve siz yalan söylüyorsunuz.»[4]
Âlûsî tefsiri bu âyet-i celüenin izahında şunları söyler: Müşrikler bu sözleriyle, işledikleri suçlardan dolayı özür dilemek istemiyorlardı. Çünkü onlar —ALLAH, yaptıklarını yüzlerine çarpsın— işlediklerinin suç olduğuna inanmıyorlardı. Halbuki yaptıkları şeyler, onlar için sokucu bir yılan idi. Onlar, âyet-i celilenin de beyan ettiği gibi «Oysa kendileri, iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.»[5] Onlar, kendilerini ALLAH'a yaklaştırması için putlara tapıyorlardı. Onlar, birşeyi haram kılmadıklarını, haram kılanın ALLAH olduğunu iddia ediyorlardı. Onların, bu sözlerden maksatları, yaptıklarının hak ve meşru olduğuna ve ALLAH'ın razı olduğuna dair delil getirmekti. Onlara göre, ALLAH onların yaptıklarının olmasını diliyordu. Bir şeyi dilemek ise, emretmeye eşitti. Ve o işten razı olmayı gerektirirdi.
Hasılı bunlar, kısaca şunu demek istiyorlardı. Onların, ALLAH'a ortak koşmaları, birtakım şeyleri kendiliklerinden haram saymaları ve benzeri davranışlarda bulunmaları, ALLAH'ın dilemesiyle gerçekleşiyordu. Onlara göre, ALLAH'ın dilediği şey ise meşru idi ve ALLAH'ın razı olmasını icabettiriyordu.»[6]
Görülüyor ki, bu müşrikler, kader meselesini ortaya atıyorlar ve Peygamber'e karşı bunu delil olarak ileri sürüyorlardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in devrinde de, eskiden kalma bazı bilgilerin tesiriyle, kader meselesi dışında bir kısım meselelerin ortaya atıldığı görülmektedir.
Şehristanî, «el-Milel ve en-Nihal» adlı eserinde şunları söylemektedir : «ALLAH Tealâ'nm zatı hakkında tartışmaya girişen, işlerine karışmaya çalışan bir taifenin durumunu gözönüne getir. Allah Tealâ onları şu kelamıyla bu davranışlarından men etmiş ve korkutmuştur. «...ALLAH, yıldırımlar gönderir, onu dilediğine çarptırır.
Kâfirler, ALLAH haktada mücadele ederler. Halbuki ALLAH, büyük kudret sahibidir.»[7]
Bu durum, Peygamber" Efendimiz (S.A.V.) zamanında cereyan etmiştir. Halbuki, o dönemde Peygamber Efendimiz duruma hakim, güçlü, kuvvetli, sıhhati tam yerinde idi. Münafıklar ise, içlerinde nifak tohumlarını taşımalarına rağmen, korkularından müslüman olduklarını açığa vurma zorunda kalıyorlardı. Münafıklıklarını her fırsatta Resulullah'ın davranışlarına itiraz etmekle belli ediyorlardı. Bu itirazlar birer çekirdek oluşturdu ve bu itiraz çekirdeklerinden, bitkiler misali şüpheler doğdu.
Ortaya atılan ve insanlar arasında tartışmalara sebep olan bu meseleler ne kadar çok olsa da, bunlar içerisinde en büyüğü «Kader» meselesiydi. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), kadere iman etmenin farz olduğunu beyan etmiş ve kader meselesi hakkında tartışmayı ise yasaklamıştır.
Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın, Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)'den şunları sorduğu rivayet edilmiştir: Cebrail: «Söyle bana iman nedir?» diye sordu. Peygamberimiz de: «ALLAH'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin ALLAH'dan geldiğine iman etmendir.»[8] dedi.
Evet, kadere iman etmek, ALLAH'a boyun eğmek, onun ilminin şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki, Peygamber şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) insanları kadere iman etmeye davet etmiş, fakat kader meselesini tartışmayı men etmiştir. Zira kader meselesini tartışmak, düşünceleri saptırır, ayakları kaydırır, mezhep ve görüşlerin çelişmesi ile akılları şaşırtır. Bu durum ise, bölünmelere ve ayrılmalara sebep olur.
Diğer taraftan, kader meselesi hakkında tartışmaya girişmek, tartışanların gücünü aşan bir meseleye girişmek demektir. Çünkü, hiçbir kimsenin elinde, ihtilafları sona erdirecek ve konuyu kesin bir hükme bağlayacak herhangi bir delil yoktur.
Peygamber Efendimiz (S.AV.)i, âhirete irtihal ettikten sonra müslümanlar, başka dinden olanlarla münasebetlerde bulundular. Bu dinlerin sahipleri arasında kadere inanan, kadere inanmayan ve kader hakkında ileri-geri konuşanlar bulunmaktaydı. Bunun neticesi olarak kader hakkında, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in, kader meselesine dalmayı yasaklamasına rağmen, bir takım tartışmalar ortaya çıktı.
Bu hususta şu hâdise anlatılır: Hz. Ömer (R.A.)'e bir hırsız getirildi, Hz. Ömer ona «Niçin hırsızlık yaptın?» diye sorunca hırsız «Bunu ALLAH takdir ettiği için yaptım.» dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, hırsıza ceazsını verdi. Hırsızlık cezasının dışında ayrıca, adamı kamçı ile dövdü. Bu fazla cezasının sebebi kendisinden sorulunca, şu cevabı verdi: «Elinin kesilmesi, hırsızlığının cezasıdır. Dayak, ise, ALLAH'a bir yalan İftira etmesindendir.»
Bazı insanlar, kadere iman etmenin, tedbirli olmaya ters düştüğünü zannetmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.) Şam'a, gitmek üzere yola çıkmıştı. «Serğ» demlen yere varınca, ona, Şam'da kolera bulunduğu haberi ulaştı. Abdurrahman b. Avf (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)'e Resu-iullah (S.Â.V.)'ın şöyle buyurduğunu haber verdi: «Koleranın, herhangi bir yerde bulunduğunu işittiğiniz zaman, oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde meydana geldiğinde ise, ondan kaçmak için oradan çıkmayın.» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) insanlara şöyle seslendi :«Ben, sabahleyin bineğime binerek Medine'ye dönüyorum.» Bu kararla sabahlayınca Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.) Hz. Ömer (R.A.) 'e şunu sordu: «ALLAH'ın kaderinden kaçmak için mi dönüyorsun?» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), şöyle dedi: «Ey Ebu Ubeyde, bunu başka biri söylemeliydi. Evet, ALLAH'ın kaderinden, yine ALLAH'ın kaderine kaçıyoruz.»[9]
Hz. Ömer (R.Â.) bu sözüyle, "ALLAH Tealâ'nm kaderinin, kulu her yerde ve her zaman kuşattığını, bunun ise sebeplere başvurmaya engel teşkil etmediğini, sebeplerin de takdir edilen şeylerden olduğunu, bizlerin, emirleri yerine getirirken, işlerin zorluklarını üstlenirken, sebeplere başvurmamızın gerekli olduğunu ifade etmektedir.
Şehit halife Hz. Osman (R.A.)'in öldürülmesine katılan bazı insanlar, Hz. Osman'ı kendilerinin öldürmediğini, ALLAH Tealâ'nm öldürdüğünü zannetmişlerdir. Hz. Osman (R.A.)'a taş atarken, bazıları şöyle demiştir: «Sana bunları ALLAH atıyor.» Hz. Osman (R.A.) ise şöyle cevap vermiştir: «Yalan söylüyorsunuz. Eğer ALLAH atsa, taşlar hedeften hiç şaşmaz.»
Evet, bu gibi şüpheler, diğer dinlerde olan insanların, nıüslü-mainlar arasına saçtıkları karışıklık tohumlarından başka birşey değildi.
Kader meselesi, her tartışma konusu olduğunda hava elektrikleniyor, akıllar bocalıyor, tartışma ve mücadele için bir ortam buluyordu. İnsanlar kader meselesinde çeşitli yönlere yöneliyor, bu yolla tartışma arzularını tatmin ediyorlardı. Fakat, diğer yandan insanları akli ve ruhî bakımdan kararsızlığa ve çelişkilere düşürüyorlardı.
Dinin, ruhlarına işlemediği bazı kişiler, kader meselesinde, yaptıkları kötülüklere bahane bulmaya ve bozgunculuklarını örtbas etmeye bir yol buldular. Herşeyi helâl sayma ve dinî yükümlülükleri ortadan kaldırmaya varacak bir yol izlediler. İslâmdan önce bazı müşriklerin ve putperestlerin yaptıkları gibi...
Kader meselesindeki münakaşalar, fitne yayıldıkça güçleniyordu. Bu sebeple kader çekişmeleri, Hz. Ali (R.A.) döneminde en had safhaya ulaşmıştı. İbn-i Ebil Hadid'in «Şerh-i Nehcül Belağa» adlı eserinde şunlar zikredilmektedir: Şamlı bir ihtiyar ayağa kalkarak Hz. Ali (R.Â.)'ye şunları sordu : «Söyle bana Şam'a gidişimiz ALLAH'ın akza ve kaderiyle midir?» Hz. Ali (R.A.) şu cevabı verdi. «Tohumu yarıp ondan bitkiyi çıkaran, varlıkları yaratan yüce mevlaya yemin olsun ki, ayağımızı herhangi bir yere basmamız veya herhangi bir vadiye inmemiz mutlaka ALLAH'ın kaza ve kaderiyledir.» İhtiyar, tekrar şunları söyledi: «O halde yorulmamın mükâfatını Âllah'dan isterim. Ben, herhangi bir ücret almış değilim.» Bunun üzerine Hz. Âli (R.A.): «Yeter ihtiyar! ALLAH Tealâ, yürüdüğünüz vakit yürümenize, geri döndüğünüz vakit dönmenize karşılık büyük bir mükâfat verecektir. Siz, herhangi bir durumda mecbur edilmiş veya zorlanmış değilsiniz.» dedi. İhtiyar ise şöyle dedi: «Bu nasıl olur? Bizi bu işe kaza ve kader sevketmedi mi?» Hz. Âli (R.'A.) de şunları söyledi: «Vay haline! Sen, kaza ve kaderi, kulun iradesini elinden alan bir vasıta mı zannediyorsun? Eğer böyîe olsaydı, ceza ve mükâfat, vaad ve tehdit, emir ve yasaklar bâtıl olurdu. Günah işleyen için, ALLAH tarafından herhangi bir kınama, sevap işleyen için de herhangi bir övülme sözkonusu olmazdı. İyilik yapan övülmeye, kötülük yapandan daha lâyık olmaz, kötülük yapan da yerilmeye, iyilik yapandan daha müstahak olmazdı. Bu söylediğiri, putlara tapanların, şeytanın askerlerinin, yalan yere şahitlik edenlerin ve gerçeğe karşı gözleri kör olanların sözleridir. Bunlar, bu ümmetin kadercileri ve mecusîleridir. ALLAH Tealâ, kulu serbest bırakarak ona emirde bulunur ve sakınması için bazı şeyleri yasaklar ve onu, gücünün yettiği seyirle sorumlu tutar, ALLAH'a ne zorla karşı gelinebilir, ne de ona zorla itaat edilir. Peygamberlerini, yarattıklarına boşuna göndermemiş, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri boşuna yaratmamıştır. «...Bu, kâfirlerin kanaatidir. Cehennem ateşinden, vay o kâfirlerin haline!»[10]
Bunun üzerine ihtiyar, şunları söyledi: «O halde bizi yürüten kaza ve kader nedir?» Hz. Ali (R.A) şu cevabı verdi: «Bu, ALLAH Tealâ'nm emri ve hükmüdür.» Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: -Rabbin, ancak ona ibadet etmeni emretti.»[11] İhtiyar sevinerek kalktı.[12]
Evet, îbni Ebil Hadid ve Şerif er-Radi, Hz. 'Ali (R.A.)'den bu hâdiseyi naklederler. Şayet bu rivayet doğru ise, Hz. ÂH (R.A.) döneminde kader hakkında münakaşaların yoğunlaştığını ve Hz. Âli (R. Â.)nin, nasslarm zahirine baş vurarak bu meseleye dalmayı önlemeye çalıştığını gösterir.[13]
2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:
Hz. Ali (R.Â.)'nin döneminde, kader meselesi yanında, büyük günah işleyenin durumu da, tartışmalara konu olmuştur. Büyük günah meselesini, hakem olayından sonra Hariciler ortaya çıkarmışlardır. Bu fırka, hakeme başvurmayı büyük günah kabul ederek buna başvuranların kâfir olduğuna hükmetmiştir.
Bunlar, bu noktadan hareket ederek, Hz. Âli ve taraftarlarını kâfirlikle itham etmişlerdir. Bu davranış, büyük günah işleyenin mümin olup olmadığı, cehennemde ebedî olarak kalacağı veya Âllah'ım rahmetinin herşeyi kuşatması sebebiyle affedileceği hususlarında tartışmalara yol açmıştır. Giderek ihtilaflar daha da büyümüş, bir kısım âlimler, bu meseleyi. Mutezile'nin en çok önem verdiği ve onların «Mutezile» diye adlandırılmalarına sebep olan mesele olarak kabul etmişlerdir.
Emevîler dönemi gelince, daha başlangıçta, siyasi durum istikrarsız bir vaziyetteydi. Bu istikrarsızlık içinde, siyasî çalkantılardan geri kalmayan birtakım fikrî çalkantılar da ortaya çıktı. Daha doğrusu, bunlardan herbiri diğerini takviye etmekte ve ona canlılık kazandırmaktaydı.[14]
3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :
Bu dönemde müslümanların, Fars, Yunan ve Romalılarla münasebette bulunmaları dolayısiyle, aralarında felsefî görüşler yayılmaya başladı. Müslümanlarla ilişki kuran bu milletlerin nezdinde felsefî ilimlerin büyük bir önemi vardı.
îslâmdan önce, iran'da bulunan felsefi okullar gibi, Irak'ta da felsefi okullar meydana getirildi. Haris b. Kelede ve oğlu Nadr gibi bir kısım Araplar bu felsefî okullarda tahsil gördü. Bu ülkelere îs-Iâm geldiğinde ülke halkından, felsefî ilimleri bilenler vardı ve bunlar müslümanlara bu bilgileri aktarıyorlardı.
Süryanilerin, bu hususta büyük rolleri olmuştu. İbn-i Hallikân şunları anlatır: «Halid b. Yezid b. Muâviye, Kureyş kabilesinden, çeşitli ilim dallarını en çok bilen bir kimse idi. Bu şahsın kimya ve tıp hakkında bir takım görüşleri vardı. Halid, bu iki ilmi çok iyi biliyordu. Nitekim, Halid'in bilgisinin üstün olduğunu gösteren birçok misaller mevcuttur. Halid bu ilmi, Maryanüs er-Rumî adındaki bir papazdan öğrenmişti. Halid'in bu sahada yazılmış üç risalesi bulunmaktadır. Risalelerden biri, Halid'in, Maryanüs ile oîan münasebetlerini, ondan ilmi nasıl aldığını ve bu ilimlerin sembollerinin neler olduğunu ihtiva etmektedir.»
Çeşitli felsefelerin, müslümanların arasına girmesi neticesinde, itikada dair birçok felsefi meseleler ortaya çıktı. Bazı âlimler, Kur'an-ı Kerîm'de zikredilen, «ALLAH Tealâ'mn sıfatlarının, zatının aynısı mıdır yoksa, ondan başka bir şey midir?» “Kelam, ALLAH Tealâ'mn sıfatı mıdır?» Kur'an-ı Kerim mahluk mudur?» gibi tartışmalara giriştiler. Böylece, anlaşmazlık konusu olan meseleler çoğaldı. Daha sonra tartışmalar, kader meselesine ve insanın iradesi meselesine yöneldi.
Ortaya şu soru çıkmıştı: İnsan, yaptıklarında serbest bir ifadeye sahip midir? Yaptıklarını kendi gücüyle mi yapar? Yoksa insan, iradesiz olarak hareket eden ve başkası tarafından yönlendirilerek rüzgârın önünde uçuşan bir kuş tüyüne mi benzer?.. İşte böylece, düşünceler ve görüşler peşpeşe sıralanıp durdu.
Netice olarak, her âlimler topluluğunun, kendisine mahsus bir kısım görüşleri meydana geldi ve bu görüşler okunmaya ve incelenmeye elverişli, hakkında tartışmalar yapılabilecek ilmî mezhepler haline geldi ve ortaya itikadi Mezhepler» çıktı.
Yine, daha önce söylediğimiz kanaatimizi tekrar ederek deriz ki: Hiçbir zaman, itikadı mezheplerin ihtilaf etmesi, inanan cevher ve özüne dokunmamıştır. İhtilaflar, 'ALLAH'ın birliğine, peygamberlere, âhiret gününe ve meleklere iman etme gibi, inancın temel prensiplerinden uzak bir takım fer'î meseleler üzerinde felsefî bir üslupla tartışmadan ibaretti.
Yine deriz ki: Peygamber Efendimiz (S.'A.V.)'in getirmiş olduğu dinin hak olduğunda, asla şüphe meydana gelmemiş, ihtilaf şu meselelerde cereyan etmiştir: Kul, yaptığı işleri bir zorlama neticesinde mi yapar? Yoksa kendi iradesiyle mi yapar? Büyük günah işleyenin durumu nedir? Kur'an-ı Kerîm mahluk mudur, değil midir?
Böylece Eski Mezhepler, Cebriye, Mutezile, Mürcie, Eş'ariye, Matûridiye, Hanbeli gibi kısımlara ayrılmışlardır. Şimdi, tafsilatlı olmasa da, her mezhebi kısaca açıklamaya çalışalım:[15]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/117.
[2] ÂI-i İmran suresi âyet, 7-8
[3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/117-118.
[4] En'am suresi âyet, 148
[5] Kehf suresi âyet, 104
[6] Ruhül Meanî C. 8, Sh. 50
[7] Ra'd suresi âyet, 13
[8] Müslim, Kitab el-İman bab; I/Ebu Davud Kitab es-Sünne bab, 16/Tirmizî Kitab el-Kader bab, l0/Nesaî, Kitab el-İman bab, 5
[9] Bubarî, Kitab el-Merda, bab; 3O/Müslim( Kitab es-Selame bab, 98/Muvatta' Kitab el-Medîne bab; 22
[10] Sad suresi âyet, 27
[11] Isra suresi âyet, 23
[12] Şerh-i Nehcül Belağa, İbn-i Ebil Hadîd C. 18, Sh. 227-228 - Kahire baskısı
[13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/118-123.
[14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/123.
[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/124-125.

Gücümüzden Şüphe Edersek, Şüphelerimize Güç Vermiş Oluruz
|