AkabeForuM
Özel Arama

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

Digg this topic · Save to del.icio.us · Slashdot It · Post to Technorati · Post to Furl · Submit to Reddit · Share on Facebook · Fark It · Googlize This Post · Add to ma.gnolia · Tag to Wink · Add to MyWeb · Add to Netscape
 
Reply to this topicStart new topic
> Kaderiyye ve Murciyye
SibeVeyh
mesaj Oct 2 2009, 15:40
İleti #1


Ayrıcalıklı Dost
*************

Grup: Admin
İleti: 2,614
Katılım: 21-June 08
Teşekkür Edilme: 460 *
Katılım: 21-June 08
Nereden: nereye
Üye No: 8
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



2- KADERİYE


Daha önce de anlattığımız gibi, Müslümanlar, Hulefa-i Raşidîn döneminin sonlarında ve Emeviler döneminde «Kaza ve Kader» mese­lelerini tartışmaya girişmişlerdi. Bunlardan bazıları çok aşırı gide­rek, insanın, yaptığı işlerde hiçbir iradesi olmadığını ileri sürmüş­lerdir. Bunlar, daha önce açıkladığımız Cebriyecilerdir.

Bunlara mukabil, Kaderiyeciler de, diğer bir cihetten aşırı git­mişler, insanın yaptığı bütün işlerin, -ALLAH'ın iradesinden müstakil olarak, tamamen kulun kendi iradesinden kaynaklandığını ileri sür­müşlerdir. «Mutezililer» de bu görüştedirler. Ancak «Mutezilîler» ilmi kelâmın başka meselelerinde de meşhurdurlar. Bu sebeple, «Mutezilik» ayrı.bir mezheptir. Kaderiye mezhebine dahil değildir. «Kade­riyeciler» «Mutezilîlerle» birleştikleri bu aşırıhklanyla kalmamışlar, içlerinden, daha aşırı giderek, «ilim ve takdir» anlamına gelen ilâhi kaderin bulunmadığını iddia edenler çıkmış ve «İşler, kendiliğinden, takdirsiz olarak meydana gelir ve onu ALLAH, meydana geldikten sonra bilir» diyenler bulunmuştur.

Bunların liderlerinden Ma'bed b. Halid el-Cühenî'nin, «Kadere-sarılarak günahlardan kurtulmak isteyen bir kişinin sözlerini duyun­ca ona şu cevabı verdiği rivayet edilir: «Kader diye bir şey yoktur. îşler, takdirsiz olarak, kendiliğinden meydana gelir.» Cüheni, bu sö?-leriyle, 'ALLAH Tealâ'nm, ezeli iradesini ve ezeli ilmini inkâr etmiş olur. Buda Kur'an ilmini, yüce Yaratıcı'nm kudretinin dışına çıkar­mak olur.

Bazı tarihçiler, bu fırkanın, «Kaderiye» diye adlandırılmasına hayret etmişlerdir. Çünkü bunlar, kaderi inkâr eden kişilerdir. Na­sıl olur da, kader'e nisbet edilerek «Kaderiyeciler» denir?

Bazıları, bunların söylediklerinin tam aksi ile isimlendirilmelerine engel bir durum bulunmadığını, zira bazı şeylerin, zıtlanyla isimlendirilmesinin bir vakıa olduğunu söylemişlerdir.

Diğer bir kısım insanlar ise bu durumu, şöyle izaha çalışmışlar­dır. «Kaderiyeciler kaderin ALLAH Tealâ tarafından olmadığını ve kul­lara ait olduğunu iddia ettikleri için «Kaderiyeciler» diye adlandırıl­mışlardır. Çünkü bunlar, herşeyi, insanın irade ye kudretine dayan­dırmışlar ve böylece bir nevi insanı kadere hakim olan bir varlık ka­bul etmişlerdir.»

Bazı yazarlar ise, bunlara «Kaderiyeci» adının, muhalifleri tara­fından takıldığını «Bu ümmetin mecûsîleri de Kaderiyecilerdir.»[30]

hadis-i şerifinin kapsamına girmeleri için böyle yaptıklarını ileri sür­müşlerdir.

Türkiye'nin eski Şeyhülislâmı merhum üstad Mustafa Sabri ho­ca efendi, Kaderiyecilere bu ismin verilmesine başka bir sebep gös­termektedir. O sebep te şudur; «Kaderiyecilerin inançlarının, mecû-silere benzemesidir. Mecûsiler, ilâhın iki tane olduğunu, hayırı yara­tan ilâhın NUR, şerri yaratan ilâhın ise KARANLIK olduğunu iddia etmektedirler. Kaderiyeciler ise, hayır ile şerrin arasını ayırmakta, hayrın ALLAH'tan olduğunu, şerrin ise şeytandan kaynaklandığını ve 'ALLAH'ın, şerri dilemediğini ileri sürmektedirler.[31]

Tarihçiler, insanları bu mezhebe davet eden kişinin kim oldu­ğu ve bu mezhebin nerede meydana çıkıp yayıldığı hakkında derin araştırmalara girişmişlerdir.

Bizim kanaatimize göre, insanlar arasında ortaya çıkıp yayılan görüşlerin, bir takım tahminlere dayanmaksızın, başlangıç noktası­nı kesin olarak tesbit etmek çok zordur. Kaderiyecilik konusunda da durum bundan ibarettir. Ancak, araştırıcıların çoğu, bu dvşüncenin, görüşlerin çarpıştığı, fikirlerin çeliştiği ve inançların karmakarışık olduğu bir dönemde ilk defa Basra şehrinde ortaya çıktığını ileri sür­müşlerdir.

Bütün Irak toprakları bu tip çatışmalara sahne olmuştu. «Sarh el-Uyûn» adlı kitapta, şunlar anlatılır: «Kader meselesinde ilk önce konuşan kişi Irak'h birisidir. Bu adam daha önce hristiyan idi. Son­radan müslüman oldu. Ma'bed eî-Cuhenî ve Ğaylan eltımışkî, Kaderiyeciliği bu adamdan öğrenmişlerdir. Bundan da anlaşılıyor ki, Kaderiyecilik düşüncesi sonradan îslâma sokulan bir fikirdir. Müs­lümanlar arasında, yabancı birisi tarafından, îslânı adına yayılmış­tır. Bu fikri yayan yabancı ise, art niyet taşımaktadır.»

Daha önce hristiyan olan bu Iraklı adamdan «Kadercilik» düşün­cesini iki kişi almıştır. Bunlardan biri, bu düşünceyi Irakta yayma vazifesini üzerine alan Ma'bed el-Cühenî'dir. Diğeri ise, Samda halkı bu mezhebe davet eden Ğaylan el-Dımışki'dir.

Ma'bed el-Cühenî, insanları kısa bir süre bu fikre davet etme imkânı buldu. Abdurrahman b. el-Eş'as'm isyanı ortaya çıkınca, hemen ona katıldı. Eş'as mağlup olunca Ma'bed, bu fikre davet eden ve yardım eden.bir kişi olduğu için Haccac tarafından öldürülen ki­şiler arasında bulunuyordu. Görülüyor ki, Ma'bed, ortaya çıkan her fitnede sinsice yer alıyor ve çeşitli tuzaklara başvuruyordu. Nihayet boynu vuruldu.

Ğaylan el-Dımışki'ye gelince : Bu adam, Şam'da halkı kaderci­liğe çağırmaya devam etti. Bu mevzuda Ömer b. Abdülaziz ile dahi münakaşa etmişti. Ğaylan, Ömer b. Abdülaziz'e mektuplar yazarak , onu adaletli olmaya davet etti. Ona yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu : Ey Ömer! Bakıyorsun fakat göremiyorsun, farkedi-yor ama tam anlamıyorsun. İyi bil ki Ömer, sen, İslâmda çürümüş kalıntılara ve silik bir takım izlerentiştin.

Ey ölüler arasında bulunan ölü! Ne takibedecok bir iz bulabili­yorsun, ne de faydalanacak bir ses işitebiliyorsun. Sünnetler çiğnen­di, bid'atlar ortaya çıktı, âlimler sindirildi konuşamaz oldular, cahil­lere nasihat edilecekken, meseleler onlardan sorulur oldu. Halife var­dır ki, ümmet onunla kurtuluşa erer. Yine halife vardır ki, ümmet onunla helak olur. Ey Ömer! Sen, bunların hangisindensin? ALLAH Tealâ buyuruyor ki-, «Onları, emrimizle, doğru yolu gösteren önder­ler yaptık.»[32]

İşte bu sıfatta olan bir halife, hidayet Önderidir. Ona uyanlar da hidayettedir. Bunun aksi olan halife hakkında ise, ALLAH Tealâ şöyle buyuruyor: «Biz onları dünyada cehennem ateşine çağıran ön­derler yaptık. Kıyamet günü de yardım edilmeyeceklerdir.»[33]

«Ateşe gelin» diye çağıran hiçbir davetçi bulamazsın. Aksi tak­dirde ona kimse uymaz. Burada «ateşe davet edenler» den maksat, insanlar: ALLAH'a isyana davet edenlerdir.

O halde ey Ömer! Ayıpladığı bir şeyi- yapan veya yaptığı bir şe­yi ayıplayan yahut uyguladığı hükümlere uyanları cezalandıran, ya­hut da suç saydığı hükümleri tatbik eden herhangi bir hikmetli dav­rananı gördün mü?

Yine sence, kullarını, güçlerinin yetmediği şeylerle mükellef tu­tan yahut, takdirine boyun eğenleri cezalandıran bir merhametli yü­ce mevla olur mu?

Yine sana göre, insanları zulmetmeye, zulme karşı zalimce dav­ranmaya sevkeden, adaletli bir ilâh bulunur mu?

Ve yine sana göre, insanları yalan söylemeye, birbirlerini aldat­maya sevkeden, doğru sözlü bir mevla mevcut mudur?

Bu kadar izah, açıklama olarak yeter. Kör'ün körlüğünü artır­mak için de kâfidir.»[34]

Evet, işte bunlar, Ğaylan el-Dımışkî'nin Ömer b. Abdülaziz'e yazmış olduğu mektup veya mektuplardan bir kısmıdır.

Ömer b. Abdülaziz'in Ğaylan'ı davet ederek, düşünceler: hak­kında onunla tartıştığı, neticede Ömer'in, Ğaylan'ın delillerini çü­rüttüğü ve Ğaylan'ın, Ömer'e şunları söylediği anlatılır. -Ey mümin­lerin emiri, ben sana sapık bir kişi olarak geldim, sen ise beni hida­yete erdirdin. Kör olarak geldim, basiretimi açtın. Cahil olarak gel­dim, bana ilim öğrettin. ALLAH'a yemin olsun ki bu mesele hakkında artık hiçbirşey konuşmayacağım.»

Ancak, anlaşılmaktadır ki Ğaylan, müminlerin emiri Ömer b. Abelaziz öldükten sonra tekrar eski düşüncelerine dönmüştür. Murtaza, «el-Munye vel Emel» adlı eserinde Ömer b. Âbdülaziz'in Ğaylan'a şunları söylediğini anlatır. «Yapmakta olduğun vazifede bana yardımcı ol.» Ğaylan ise Ömer'den şunu istemiştir. «Beni, ha­zine mallarını satmaya ve haksızlıkları.giderme vazifesine tayin et.» Ömer, Ğaylan'i, bu vazifeye tayin etti. Ğaylan, hazine mallarını sa­tıyor ve insanlara şöyle diyordu : «Gelin hainlerin malına! Gelin za­limlerin malına! Gelin Resuîullah'm sünnene ve davranışlarına uy­mayarak onun ümmetine halife olanların yığdıkları dünya metama!»[35]

Ğaylan, Ömer b. Abdüîaziz vefat ettikten sonra da insanları bu dâvasına davet etmiştir. Nihayet, Hişam b. Abdülmelik dönemi baş­lamış, bu düşünceler çokça yayılmış, Fars ve Horasan bu düşüncelerin temerküz ettiği yerler haline gelmiştir. Hişam b. Abdülmelik, bu­ralarda devletine karşı tehlikeler hissetmiş, Horasan ve Fars'tan esen her rüzgâra karşı savaş açmıştır. Daha önce, Horasan'da bulunan va­lisinin, Ca'd b. Dirhem'i «Kur'an-ı Kerim mahluktur» dediği için öl­dürdüğünü anlatmıştık. Tabii ki Hişam b. Abdülmelik Ğaylan'ın pe-sini bırakamazdı. Onu, dâvasını yaymaya devam etmekte serbest bı­rakmazdı.

Fakat Hişam, delilsiz, dâvâsız bir şekilde Ğaylan'ı öldürmek is­temiyordu. Bu sebeple onu, zamanının en büyük fıkıhçısı olan İmam Evzai ile tartışmaya davet etti. «Ikd el-Ferid» ve «Şerh el-Uyûn» adlı eserlerde zikredildiği gibi, imam Evzaî, Ğaylan ile tartışmış ve onu susturmuştur. Bu tartışmayı «Mehasin el-Mesaî fî Menakıb-i Ebu Ömer el-Evzaî» adlı kitabın sahibi zikretmiş ve «Bu, bir kaderiyeci ile yapılan münakaşadır.» demiştir.

Bu tartışma «Ikd el-Ferid>ve «Şerh el-Uyûn» adh eserlerdeki ile karşılaştırıldığı zaman, Kaderiyecinin, Ğaylan ei-Dımışkî olduğu an­laşılır. «Mehasin el-Mesaî» adlı kitapta zikredilen tartışma ve o tar­tışmanın girişi şöyledir:

«Hişam b. Abdülmelik döneminde Kaderiyeci bir adam vardı. Hişam, birgün ona bir kişi göndererek onu huzuruna çağırdı ve şun­ları söyledi: «Senin hakkında çok, dedikodu edildi.» Kaderiyeci şu cevabı verdi: -Evet, Ey müminlerin emiri, dilediğini çağır onunla tartışalım. Eğer onun vasıtasıyla benim hatalı olduğumu ortaya koyabilirsen boynumu sana teslim ederim.» Hişam, «İnsaflı konuştun.” dedi. İmam Evzaî'ye bir kişi gönderdi. Evzaî gelince, Hişam ona «Ey Ebu Ömer, bu Kaderiyeci ile bizim adımıza tartış.» dedi. Bunun üze­rine :

Evzaî — (Ğaylan'a hitaben) İster üç, ister dört, istersen tek bir mesele seç.

Kaderiyeci Ğaylan — Üç mesele olsun.

Evzaî — Söyle bakalım. ALLAH Tealâ yasakladığı birşeyin yapıl­masına müsaade eder mi?

Kaderiyeci Ğaylan — Bu mesele hakkında hiçbir fikrim yoktur.

Evzai — Birinci mesele bu idi. İkinci olarak, söyle bakalım Al­lah Tealâ emrettiği bir şeyin yapılmasına mâni olur mu?

Kaderiyeci Ğaylan — Bu mesele birincisinden daha zor. Benim, bu hususta da bir fikrim yoktur.

Evzaî — Ey müminleri emiri, bu ikinci meseledir, dedi ve Ka-deriyeciye hitaben şöyle söyledi. «Söyle bakalım, ALLAH Tealâ, haram kıldığı birşeyin yapılmasına yardım.eder mi?

Kaderiyeci Ğaylan — Bu mesele birinci ve ikinci meseleden da­ha zordur. Benim, bu hususta da herhangi bir düşüncem yoktur.

Evzaî — Ey müminlerin emiri, işte üç mesele, bundan ibaret.

Bunun üzerine Hişam emretti ve Kaderiyecinin boynunu vurdurdu. Sonra da Evzaî'ye yönelerek «Bize bu üç meseleyi izah et ba­kalım.» dedi. Evzaî: «Peki, ey müminlerin emiri!» dedi ve şöyle de­vam etti: «Ey müminlerin emiri bilmiyormusun ki, ALLAH Tealâ, ya­sakladığı bir şeyin yapılmasına müsaade etti. Hz. Âdem'in, ağaçtan yemesini yasakladı, daha sonra ise ondan yemesine müsaade etti. Âdem'de yedi. Ey müminlerin emiri, yine bilmiyor musun ki, ALLAH Tealâ bir şeyi emretti, sonra da yapılmasına mani oldu. İblis'e, Hz. Âdem'e secde etmesini emretti, sonra da onun secde etmesine mâni oldu. Ve yine bilmiyor musun-ki, ey müminlerin emiri, ALLAH Tealâ birşeyi haram kıldı, sonra da onun işlenmesine müsaade etti. Leş, kan ve domuz etinin yenmesini yasakladı, sonra da, zaruret halin­de bunların yenmesine müsaade etti.

Bunun üzerine Hişam; «Söyle bakalım, ona soracağın tek me­sele hangisiydi?» dedi. Evzaî şu cevabı verdi: «Ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, ALLAH Tealâ, seni yaratırken kendi dilediği gibi mi, yoksa senin istediğin gibi mi yarattı? Kaderiyeci; «Kendi istediği gibi yarattı.» diyecekti. Ben de ona diyecektim ki; «ALLAH seni, senin is­tediğin zaman mı, yoksa kendi dilediği vakit mi öldürecektir?» O da diyecekti ki; «Kendisi dilediği zaman.» Bunun üzerine ben ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, ALLAH Tealâ seni öldürdükten sonra nereye gideceksin? Onun dilediği yere mi, senin dilediğin yere mi?» O diyecekti ki, «Onun dilediği yere.»

Ey müminlerin emiri! Şurası bir gerçek ki, kendi yaratılışını gü­zelce yapmaya, kendi rızkını artırmaya, ecelini ertelemeye ve ken­disini dilediği yere koymaya gücü yetmeyen bir varlığın elinde han­gi güç ve kudret bulunur?

Kaderiyeciler ne ALLAH'ın kelamına, ne peygamberlerin sözleri­ne, ne cennettekilerin sözlerine, ne cehennemliklerin sözlerine, ne meleklerin sözlerine, ne de kardeşleri îblis'in sözüne rıza gösterirler.

ALLAH Tealâ'nın kelamı şudur: «Rabbi onu seçerek salih kullar­dan eyledi.»[36]

Meleklerin ki işe şudur- «Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bil­gimiz yoktur.»[37]

Peygamberlerin sözüne gelince, Şuayb (A.S.) şöyle demiştir: «...Muvaffakiyetim ancak ALLAH'tandır. Sadece ona güvenirim ve ona yönelirim.»[38]

İbrahim (A.S.) de şöyle demiştir: «Eğer rabbim beni doğru yo­la sevketmeseydi yemin olsun ki sapık kavimden olurdum.»[39]

Nuh (A.S.) ise şöyle demiştir: «Eğer, ALLAH sizi azdırmayı diler­se, öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O, sizin rabbinizdir.»[40]

Cennetlikler şöylo demişlerdir: «Bizi, buna erdiren ALLAH'a hamdolsun. Eğer, ALLAH bizi doğru yola sevketmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.»[41]

Cehennemliklerin sözü ise şudur : «... Eğer, ALLAH bizi doğru yola sevketmiş olsaydı, biz de sizi o yola sevkederdik...»[42]

Şeytanın sözüne gelince; O da; «Rabbim, beni saptırdığın için...»[43] demiştir.

Şayet bu tartışma doğruysa,— ki bize göre doğru olmaması için bir sebep yoktur.— bu, eşit olmayan iki taraf arasında cereyan eden bir tartışmadır. Taraflardan biri, soru sormakta tam olarak serbest iken, diğeri, hiçbir açıklama isteyemeden sorulara olduğu gibi ce­vap vermek zorundadır. Ya cevap verecektir, yahut da boynu kılıç­la kesilecektir. Tartışmanın başlangıcından da anlaşılmaktadır ki, tartışmaya girişilmeden önce idama karar verilmiş, daha sonra in­sanların huzurunda kararı haklı göstermek için tartışma açılmıştır. Yoksa, Kaderiyecinin öldürülmesinin sebebi bu tartışma değildir. Bu mesele, önce hüküm verip, daha sonra onu uygulamak için şahitleri dinlemeye benzer.

Diğer yandan bütün sorular tek amaca yöneliktir, rumuzlar ka­dar kapalıdır. Öyle ki; Hişam b. Abdülmelik'in kendisi bile soruları anlayamamıştır. Eğer Hişam, meselenin gerçek yüzünü öğrenmek için tartışma açtırmış olsaydı, adamı öldürmeden önce, soruların ne demek olduğunu öğrenmek isterdi. Sorular, soru olmaktan ziyade bilmecelere benziyorlardı. Bu, bir tartışma değil, daha önce karar­laştırılmış ölüme bir bahane ve bir gerekçe hazırlamaktı.

Münakaşa nasıl olursa olsun bu, Evzai'nin," Kur'an-ı Kerim'i in­celikleriyle bildiğini ve tartışmadan önce buna hazırlandığını gös­termektedir. Evzaî, tartışma esnasında, zahirleriyle Kaderiyeciliği reddeden birçok âyet-i kerîme zikretmiştir.

Gaylan öldürüldü ama, mezhep te öldü mü? Tek kelimeyle; ha­yır ölmedi. Bazı âlimlerin söyledikleri gibi başka mezhepler içinde de erimedi. Çünkü bu mezhep daha sonraları Mutezile mezhebine karışmasına rağmen, Basra'lıîar arasında uzun süre yaşamış, dalîan-mış-budaklanmış, hatta Kaderiyecilerin bazı fırkalarının «Dualizm» anlayışına benzeyen bir mezhebe dönüşmelerine sebep olmuştur. «Dualizm» mezhebine mensup olanlar, kâinatın, aydınlık ve karan­lık olmak üzere iki güce boyun eğdiğine, hayırın aydınlık, şerrin ka­ranlık tarafından meydana getirildiğine karar vermişlerdir. Ka-deriyeciler ise; hayırın ALLAH'dan, şerrin ise ALLAH'ın iradesinin bir katkısı olmaksızın, kendi nefislerinden kaynaklandığına hüküm ver-, mislerdir. Böylece Kaderiyeciler, ALLAH Tealâ'nm iradesine karşı inatlaşmışlardır. «ALLAH, onların iddialarından münezzehtir, çok yüce­dir.»[44]

Bir Kaderiyeci ile bir Sünnî arasındaki tartışma[45]

İbnül Kayyım, bir Kaderiyeci ile bir Sünni arasında şöyle bir mü­nazara tasavvur eder. Münazarada taraflardan herbiri, diğerine karşı deliller ileri sürer. İbnül Kayyim, tartışmada her iki mezhebe yer vermesine rağmen, Sünni'yi Kaderiyeciye galip getirmeye çalı­şır. Biz burada bu tartışmanın bir bölümünü zikredeceğiz:

Kaderiyeci — ALLAH Tealâ, amelleri, kullara bazan genel olarak, bazan da özel olarak nisbet etmiştir: Kulun genel olarak her ameli yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller şunlardır.

a) ALLAH Tealâ şu âyet-i celilede kulun, amelleri yapmaya güç yetirebileceğini beyan eder: «Sizden hür mümin kadınlarla evlenme­ye gücü yetmeyen kinişe...»[46]

b) Şu âyet-i kerîmede de kulların herhangi bir şeyi dileyip di­lememe gücünün bulunduğunu beyan eder: «Bilhassa, içinizden, doğ­ru yolu bulmayı dileyenler için.»[47]

c) ALLAH Tealâ şu âyot-i kerîmede de bir şeyi isteyip istememe gücünün bulunduğunu beyan ederek şöyla buyurur: «Onu kusurlu (arızalı) yapmak istedim.»[48]

d) Şu âyetlerde de kulun, birşeyi yapmaya, kazanmaya ve İmal etmeye gücünün yetebileceğini beyan ederek şöyle buyurur: «... Ya­parlar.»[49] «... Amel ederler.»[50] «...o halde kazandıklarınızdan do­layı...»[51] «Bu işledikleri ne kötü bir şeydir.»[52]

Kulun, sadece bazı işleri yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller ise şunlardır-. Kulun namaz kılması, oruç tutması, hacc öt­mesi, temizlenmesi, zina işlemesi, hırsızlık yapması, cana kıyması, yalan söylemesi, kâfir olması, günahkâr olması ve benzerleri...

Bu çeşit fiilleri, kullara değil de sadece ALLAH'a nisbet etmek, yahut hem kullara hem de ALLAH'a nisbet etmek mümkün değildir. O halde, bu fiiller sadece kullara nisbet edilir.

Sünnî — Bu sözde hak da var bâtıl da. «ALLAH fiilleri kullara nisbet etti.» şeklindeki sözün, şüphesiz ki doğrudur. Fakat, «Bu fiil­lerin kullara nisbet edilişi, ALLAH'a nisbet edilmelerine engeldir.» şek­lindeki sözün, anlaşılmayacak kadar kısa ve karışıktır.

Şayet sen, bu işlerin ALLAH'a nisbet edilemeyeceği sözünde, bun­ları ALLAH'ın bizzat yapmadığını, bunlarla sıfat!anamryacağım, bun­lara terettüp eden hükümlerden, ALLAH'm yükümlü olmayacağını ve bu fiillerden isimler türetilerek, ALLAH'ın bu isimlerle isimlendirilemiyeceğini kastediyorsan, doğru söylüyorsun. Bu itibarla bu fiille­rin hiçbiri ALLAH'a nisbet edilemez.

Fakat,”Bu fiillerin ALLAH'a nisbet edilmesi mümkün değildir.» sözünle, ALLAH'ın, bunları bilmediğini, gücünün bunlara yetmediği­ni, bunları dilemediğini ve bunları yaratmadığım kastediyorsan, şüphe yok ki bu sözün bâtıldır. Çünkü ALLAH Tealâ bu fiilleri bilmek­te, takdir etmekte ve yaratmaktadır. Bu fiillerin kullara nisbet edi­lişi, bu son izah tarzıyla ALLAH'a nisbet edilmelerine engel değildir. Bu durum şu misâle benzer: «Bütün mallar ALLAH Tealâ tarafından yaratılmıştır ve gerçekte onun mülküdür. Buna rağmen ALLAH Tea­lâ, malların mülkiyetini kullara nisbet eder.»

Evet, bütün ameller ve mallar, ALLAH'ın yarattığı ve mâlik oldu­ğu şeylerdir. ALLAH TeaJâ bunları kullarına nisbet eder. Kullarını, mallara sahip kılan ve onlara amelleri yaptıran O'dur. Bu sebeple amellerin, hem ALLAH'a hem de kullara nisbet edilmesi, doğrudur.

Ameller de, mallar da kulların kesb ve iradeleriyle meydana ge­lir. Mallan ve onları kazananları, amelleri ve onları işleyenleri ya­ratan ALLAH'tır. O halde kulların mal ve amellerinin gerçek sahibi ve mutasarrıfı, Aİlah'dır. Kulların duymalarının, görmelerinin ve ruh­larının sahibi ve mutasarrıfı olduğu gibi...

Kullarına işittiren, kullarını gördüren ve kullarına amel yaptı­ran O'dur. Duyma ve görme organları ve gücünü, duyma ve görme fiilini kullarına veren O'dur.

Yine, amel etme vasıtasını, gücünü ve amelin kendisini kullara, ALLAH vermiştir. Bir işin yapılmasını el'e nisbet etmek, bir sözün söy­lenmesini dil'e nisbet etmek, duymayı kulağa, görmeyi göze nisbet etmek gibidir. Görme ve duymanın, gören ve duyan organlara nis­bet edilmeleri, konuşma ve herhangi bir şeyi tutmanın dil ve el'e nis­bet edilmesi gibidir. Şayet kullar, görmeyi ve duymayı yarattıysalar, görme, duyma organlarını ve gücünü ve görmeye duymaya vası­ta o!an birçok sebepleri de kullar mı yaratmıştır? Yoksa tek ve kah-har olan, her şeyin yaratıcısı olan ALLAH mı yaratmıştır?

Kaderiyeci — Eğer kulların fiillerini ALLAH yapmış olsaydı, ya­pılan fiillerden isimler türetilerek onların ALLAH'a nisbet edilmesi ge­rekirdi. Bu fiillerden türetilecek isimlerle anılmaya ALLAH, kullardan daha lâyık olurdu. Çünkü, dinleri, dilleri ve örfleri değişik olması­na rağmen bütün insanlar, ayakta durana «ayakta» derler. Yemek yiyene «yiyen» derler. Hırsızlık yapana «hırsız» derler. Diğer bütün işler bunlar gibidir.

Siz, işi tersine çevirdiniz. Gerçekleri alt-üst ettiniz. Kullarda gö­rülen fiillerden isimler türetilerek, o fiillerin gerçek yapıcısı olarak kabul ettiğiniz ALLAH Tealâ'ya, türetilen isimlerin nisbet edilemiye-ceğini, aslında bu fiilleri yapmayan kullara nisbet edilebileceğini id­dia ettiniz. Bu ise, alda, lügatlara ve milletlerin örflerine ters düş­mektedir.

Sünnî — Fiilin gerçek yapıcısı kul, onu yaratan ve onun gizli ve aşikâr vasıtalarını halkeden, ALLAH'tır. Bu fiillerden isimler türe­tilerek onları yapan kullara nisbet edilir ve meselâ: Ayağa kalkana «ayakta», oturana «oturan», namaz kılana «namaz kılan», hırsızlık yapana «hırsız», zina edene «zânî» denir. Çünkü iş, kim tarafından yapılırsa o işin hükmü başkasına değil ona aittir. O fiilden isim türetilerek, onu yapmayana değil, yapana nisbet edilir. Ortada dört husus vardın İkisi mânevidir, ikisi de maddi. Mânevi olanlar, birşoy hakkında olumlu veya olumsuz hüküm koymaktır. Bu ise ALLAH'a aittir.

Maddî olanlara gelince; hükümden sorumlu olmak veya olma­maktır. Yeme, içme, zina etme, hırsızlık yapma fiilleri kul tarafın­dan yapıldığı için, bu fiillerin hükümleri kula aittir ve kul, bunlar­dan türetilecek isimlerle adlandırılır. Bu fiillerin hükümlerinin Al­lah'a 'ait olması ve bunlardan türetilecek isimlerin ona nisbet edil­mesi mümkün değildir. Fakat bu hal, hiçbir zaman bu fiillerin, Al­lah'ın bilgisi ve kudreti dışında meydana geldiklerini ve Allanın, kullarına verdiği bir güçle meydana gelmediklerini ve bunları, Al­lah'ın yaptırmadığını ifade etmez.

Kaderiyeci — Eğer ALLAH, bu işlerin yaratıcısı olsaydı, bu sayı­lanlar, ALLAH için de söz konusu olurdu.

Sünni — Senin bu iddian bâtıldır ve yalan bir dâvadır. Çünkü, 'Allajh Tealâ'nm, mahîukaünda yarattığı fiillerden isimler türetile­rek ona nisbet edilmez ve bu fiillerin neticeleri ALLAH'a izafe edile­mez. Bilakis, o fiillerden türetilen isimler o filleri bizzat işleyenlere izafe edilir. Meselâ: ALLAH Tealâ renkleri, çeşitli tatları, kokulan ve hareketleri yaratmıştır. Fakat bunlardan türetilen isimler ve bunla­rın hükümleri ALLAH'a izafe edilmemiştir.

Hükümlerin izafe edilmesi demek «falan oturuyor», «falan yi­yor», «falan içiyor» şeklinde ifadelerde bulunmak demektir.[53]

Burada, îbnül Kayyim'in, ehl-i sünnet vel cemaat mezhebini ken­di görüşü ve hocası îbni Teymiyye'nin görüşüne göre tasvir ettiği görülmektedir. Çünkü İbnül Kayyım, kulun fiillerinin,-yaratıcısının ALLAH Tealâ olduğunu, buna rağmen onların kula nisbet edileceğini, zira, ALLAH Tealâ'nm kulda yapıcı bir güç yarattığım ve işin, kul ta­rafından başarıldığını ileri sürdüğünü görmekteyiz. İbnül Kayyim'e göre, kulun, kendisine nisbet edilen fiillerle ilgisi, ALLAH Tealâ'nm, yarattığı şeyleri bizzat kesbedenin o işle olan ilgisi kadardır. Kes-betmek (kazanmak) de yine, ALLAH Tealâ'nm kula verdiği bir gûc ile gerçekleşir.

İbnül Kayyım, bu izahatıyla bu mesele hakkındaki İmam Eşarî1’nin görüşünü, ehl-i sünnet vel cemaatin görüşü olarak kabul etme­mekte, bilakis, bunları Cebriyecilerden saymaktadır. İleride bu me­seleyi anlatırken, Sünnilerin görüşlerini izah edeceğiz.[54]



3-MÜRCİE


Bu fırka, büyük günah işleyenin mümin sayılıp sayılmayacağı hakkındaki tartışmaların çoğaldığı bir.dönemde ortaya çıkmıştır.

Hâriciler, büyük günah işleyenin kâfir olduğunu, Mutezililer ise bunların mümin olmadığım, fakat kendilerine «müslüman» denebi­leceğini ileri sürmüşler, Hasan el-Basrî ve tabiînden bir gurup da, buyuk günah işleyenin münafık olduğunu, çünkü yapılan amellerin, kalbin delili sayılacağını, dille, söylenen sözün imana delil olmaya­cağını söylemişlerdir.

Müslümanların çoğunluğu ise, büyük, günah işleyenin günahkâr, fakat mümin olduğunu, durumunun ALLAH'a kaldığını, ALLAH diler­se, ona, günahı kadar azap edeceğini, dilerse onu affedeceğini be­yan etmişlerdir.

îşte bu ihtilaflı ortam içerisinde «Mürcie» fırkası ortaya çıkmış, kafirlikle birlikte yapılan itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, günah işlemenin de imana herhangi bir zararı olmayacağını açıkça ileri sürmüşlerdir.

Bu fırkaya mensup olanlardan bazıları da, büyük günah işleyen kışının durumunun, kıyamet gününde ALLAH'a bırakıldığını beyan et­mişler ve bunlar, ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin, birçoğu ile pekçok noktalarda birleşmişlerdir. Hatta, görüşler, incelikleriyle tet­kik edildiği zaman, bunların görüşlerinin, aynen ehl-i sünnetin görüşleri olduğu ortaya çıkar.

Bu fırkanın asıl çekirdeği, Hz. Osman döneminin sonlarına doğ­ru, Hz. Osman'ın idaresi, valileri hakkında ortaya atılarak bütün İslam âlemine yayılan dedikodulardır. Bu dedikodular neticesinde or­taya çıkan fitne, Hz. Osman (RA.)'ı öldürmeye kadar varmıştır.

îşte bu dönemde, Sahabe-i Kiram'dan bir kısmı susmayı tercih etmiş ve müslümanların birbirlerine girmelerine sebep olan bu fit­neye katılmamayı daha uygun bulmuşlar ve Ebubekir (R.A.)'ın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den rivayet ettiği şu hadis-i şerife sı­kıca sarılmışlardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu hadiste şöyle buyurmuştur: -Yakında ortaya fitneler çıkacaktır. O fitneler ortaya çıktığı zaman, oturan kişi bu fitneye yürüyenden, yürüyen ise, buna koşandan da­ha iyidir. Dikkat edin, bu fitne meydana geldiğinde, devesi olan de­vesinin peşine, koyunu olan koyununun peşine, arazisi olan, onunla meşgul olmaya gitsin.» Orada bulunan bir kişi: «Ey ALLAH'ın Besulü, ya kişinin devesi, koyunu ve arazisi yoksa?» diye sordu. Pey­gamber Efendimiz ona şu cevabı verdi: «Kılıcını alsın ve onun ağzı­nı taşa vursun. Sonra kurtulma imkânı varsa kendini kurtarsın.»[55]

Evet, bu cemaat, Hz. Osman (R.A.) döneminde ortaya çıkan ve onu öldürmeye kadar giden fitneden uzak kalmıştır.

Hz. Ali (R.A.) dönemine kadar uzayan bu fitneye karışmamış­lar ve Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye arasında meydana gelen savaş­lar hakkında hiçbir görüş ileri sürmemişlerdir.

Sa'd b. Ebl Vakkas, yukardaki hadisin ravisi Ebubekr, Abdullah b. Ömer ve İmran b. Husayn bu cemaattendir. Bu Sahabîler, çarpı­şan iki guruptan hangisinin haklı olduğu hükmünü peşinen vermiyerek geri bırakmışlar ve bunların durumlarını ALLAH Tealâ'ya ha­vale etmişlerdir.

Bu hususta imam Nevevî şöyle der: «Mesele, Sahabe-i Kiram ara­sında tereddütlü bir durumdaydı. Hatta, sahabe-i kiramdan bir ce­maat bu mesele hakkında kararsızlığa düştü. Çarpışan her iki top­luluktan da uzaklaştı. Savaşmadı ve hangi tarafın haklı olduğunu ke­sin olarak bilemedi.

Bazı büyük sahabîlerin, ortaya çıkan fitne hakkında peşin hüküm vermeyip, mesele hakkındaki yargılarını ertelemeleri, birçok gazilerin şüpheye düşmesine sebep olmuştur. Bu sebeple İbn-i Asakir, tarihinde bunlara, «Şüpheciler» adını vermiş, yani; meydana gelen ihtilafla hakkın hangi tarafa ait olduğunda şüphe edenler de­mek istemiş ve şunları söylemiştir. «Onlar şekk içinde bulunan şüp­hecilerdir. Onlar Resulullah'm zamanında gazvelere katılmışlardı. Bunlar, Hz. Osman'ın ölümünden sonra Medine'ye döndüklerinde, giderken, birlik ve beraberlik içinde bıraktıkları insanları ihtilaf için­de bulmuşlar ve şunları söylemişlerdir: «Biz, sizi birlik ve beraber­lik içinde ihtilafsız olarak bıraktık, geri döndüğümüzde ise sizi ih­tilaf içinde bulduk. Bazınız diyor ki «Osman haksız yere öldürüldü. O ve taraftarları insaf edilmeye daha lâyıktılar.» Diğer bir kısmınız ise diyorki: «Ali ve taraftarları daha haklıdır.»

Bize göre, onların hepsi güvenilir zatlardır, hepsi doğru söyler. Biz, kendimizi onlardan ayırmayız. Onlara lanet okuyamayız. Ve onlar arasında şahitlikte etmeyiz. Onların durumlarını ALLAH'a ha­vale ederiz. Onlar arasında Âîlah hüküm versin.»

Müslümanlar arasındaki ihtilaflar had bir safhaya varıp sadece anlaşmazlıklar hakkında hüküm verme safhasında kalmayıp, büyük günah işleyenin durumu da bunlara eklenince, ortaya meseleler hakkında peşin hüküm vermeyen ve işi ALLAH'a havale eden bir kı­sım sahabîlerin yolunu izleyen yepyeni bir gurup çıktı. Bu yeni gu­rup, büyük günah işleyenin durumu hakkında peşin hüküm verile­meyeceğini, bunların durumlarının, gayblan bilen ALLAH'a bırakıldı­ğını beyan etmişler, siyasi tartışmalardan uzak kalmışlar ve günah işleyen kişi hakkında herhangi bir şey söylemekten kaçınmışlardır. Çünkü, günah işleyenler hakkındaki dedikoduların, siyası anlaşmaz lıklardan kaynaklandığı kanaatine varmışlardır.

Çünkü bu ihtilafın kaynağı, Hariciye mezhebine mensup olanların kendilerine muhalif olanlar hakkındaki düşünceleridir.

Mürcie mezhebine mensup olanlar, birbirleriyle ihtilaf edenler için şunları söylemişlerdir. «Onlar, «Lailahe illallah Muhammedun Resulullah» diyerek, ALLAH'dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed (S.A.V)'in onun peygamberi olduğunu kabul ederler. O halde onlar, ne kâfirdir, ne de müşrik. Bilakis, onlar müslümandır. Onla­rın durumlarını 'ALLAH'a havale ederiz. İnsanların gizliliklerini an­cak Yüce Mevla bilir ve onları, ona göre hesaba çeker.» Şüphe yok ki, bu, doğru bir metottur. İhtilaflara karışmama ve büyük günah iş­leyenin durumunu ALLAH'a bırakma metodudur. Belki de büyük gü­nah işleyenlerden bazılarının günahları affedilir, kötülükleri iyilik­lere çevrilir.

Ne var ki daha sonra bazı insanlar zuhur etti, büyük günah iş­leyen kimse hakkında yukarda geçen olumsuz tavırla yetinmedi, daha ileri giderek, iman bulunduğu sürece günahın hiçbir zararının olmayacağına hükmetti.

Bu düşüncede olanlar, şöyle dediler: «îman; ikrar, tasdik, itikad ve bilgiden ibarettir. Bunların bulunmasıyla birlikte, günahların hiç­bir zararı yoktur. İman, amelden tamamen ayrı bir şeydir.» Hat­tâ, bunlardan bir kısmı iyice aşırı giderek, imanın, sadece kalble tasdik etmekten ibaret olduğunu iddia etmişler ve şöyle demişler­dir : «Şayet imanı sadece kalben kabul eden bir kişi, dili ile kâfir olduğunu açıkça söylese veya putlara tapsa yahut İslâm diyarında Yahudi ve Hristiyanlardan ayrılmasa veya haç'a tapsa yahut İslâm ülkesinde, teslis (Allh'ı üçlü kabul etme) inancını açıklasa ve bu hal üzere ölse bile, böyle bir kişi, ALLAH katında tam imanlı bir mü­mindir ve cennetliktir.»[56]

Hatta bu fırkaya mensup bazı kişiler şu iddiada bulunmuşlar­dır. «Eğer bir kişi, ALLAH Tealâ'nm, domuz etini yemeyi haram kıl­dığını biliyorum, fakat, onun haram kıldığı domuz, şu koyun mu yok­sa başka birşey mi bilmem» dese bile o kişi yine mümindir.

Yine onlara göre bir kişi: «ALLAH Teaîâ'nnı, Kabe'yi hac etmeyi farz kıldığını bilirim. Fakat Kabe'nin nerde olduğunu bilmem. Bel­ki de o, Hindistanda'dır.» dese böyle bir kişi mümindir.» Bu sözleri söyleyenler şunu kastetmektedirler: Bu gibi meseleler, imanın ha­ricinde olan meselelerdir. Yoksa gerçekten «Bu meseleler hakkında şüphe edilir.» demek istememektedir. Çünkü, aklı olan bir kişinin, Kâ'be'nin nerde olduğu hususunda şüphe etmesi imkânsızdır. Yine koyunla domuzu birbirine karıştırmak mümkün değildir.[57]

Bunlardan da anlaşılıyor ki, Mürcie fırkasına mensup olanlar, amelin imanla ilişkisi olması mevzuunda, ameli küçümsemede son derece ileri gitmişler, amelin, cennete girip girmemede bir fonksi­yonu olup olmadığı konusunda da ameli basit görmüşler, hattâ ima­nın aslını bile hafife almışlar, onu hakikatinden saptırmışlar ve ima­nın sadece kalben kabulden ibaret olduğunu, bütün dış hareketle­rin kişinin kalbine iman girmediğini gösterse bile sadece kalbin ka­bulünün iman sayılacağını ileri sürmüşlerdir. Hatta, daha da aşırı giderek, açıkça görülen ve bilinen şeyler hakkında şüphe etmenin, imanın tek temel şartı olarak kabul ettikleri «kalb ile kabul» e za­rar vermiyeceğini, çünkü zahirde görülen bu şeylerin, imanın esa­sından olmadığını iddia etmişlerdir. Meselâ, onlar, «Kâ'be'nin nerede olduğu hakkında şüphe etmek ve domuzun hangi hayvan olduğun­da tereddüt etmek, imana zarar vermez, fakat akla zarar verir.» de­mişlerdir.

îşte, bu doğru olmayan sözlerin tartışıldığı bir dönemde, bu mez­hebe tâbi olanların içinden, imanın esaslarını ve itaatlan hafife alan, faziletleri küçümseyen kişiler çıkmış, her müfsit, heva ve heve­sine uyan laubali kimse bu mezhebe girmiştir. Öyle ki, mezhep için­deki müfsitîer gitgide çoğalmış, mezhebi, yaptıkları kötülüklere âlet etmiş, fesatları için bir kaynak edinmiş ve art niyetlerini devam et­tirmeye uygun bulmuşlardır. Bu mezhep, birçok müfsitlerin istekle­rine tam uygun düşmüştür.

Bu konuda Ebui Ferec eMsfahanî «el-Ağani» adlı kitabında şu hadiseyi anîtaır: «Bir Şii ile bir Mürcie aralarında anlaşamamışlar ve ilk karşılaşacakları kişiyi, aralarında hüküm vermesi için hakem seçmeyi kararlaştırmışlardır. Onlar, herşeyi helal sayma görüşün­de olanlardan bir kişiye rastlamışlar ve şunu sormuşlardır: «Şii bir kişi mi daha iyi bir kimsedir, yoksa bir Mürcie mezhebine mensup olan mı?» O kişi şu cevabı vermiştir: «Balon, benim üst tarafım Şii'­dir, alt tarafım ise Mürcieci.»

Bütün bu anlatılanlardan şu neticeye varabiliriz: Mürcie, 'de­ğişik anlayışlarda iki gurup insanın mezhebi idi.Birinci gurup, sahabe-i kiram döneminde ve sahabe-i kiramdan sonra Emevîler dö­neminde ortaya çıkan ihtilaflar hakkındaki hükümlerle yetinmişler, başkaca ihtilaflara düşmemişlerdir.

İkinci gurup ise, ALLAH'ın affının herşeyi kapsadığına inanan ve ALLAH'ın, inkârdan başka ,bütün günahları affedeceğine hüküm ve­ren, inkârla birlikte itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, imanla be­raber de herhangi bir günahın zararı olmayacağına inanan kişilerdir.

Zeyd b. Ali b. el-Hüseyin, bu gurubu kastederek, «Fâsıkları, Al­lah'ın affı ile ümitlendiren Mürcie mezhebinden ben uzağım.» de­miştir.

Bu son fırka, «Mürcie» ismini lekelemiş ve birçok âlimlerin b'uidimle ayıplanmalarına sebep olmuştur.

Büyük günah işleyenin, «cehennemde ebedi olarak kalacağım” iddia eden Mutezilîler, (bu görüşlerini paylaşmayan) büyük günah' işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemde ebedi olarak kalma­yacağını, belkide ALLAH Tealâ'nm, onu affedip rahmetine kavuştu­racağını beyan eden ve bu husustaki görüşlerine katılmayan her ki­şiye «Mürcie» adım takarlardı.

İşte bu sebeple Mutezilîler, birçok fıkıh ve hadis âlimlerini «Mür­cieci» olarak nitelemişler, Ebu Hanife ve talebeleri îmam Ebu Yusuf ve Muhammed'i v.b. «Mürcieci» olarak adlandırmışlardır.

Bu hususta Şehristanî şöyle söylemiştir. «Yemin ederim ki îmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına «Mürcieci» denilirdi. Belki de bunun sebebi, Ebu Hanife'nin, imanın, kalb ile ikrardan ibaret olduğunu, artıp eksilemeyeceğini söylemesidir. Ebu Hanife'nin bu sözünden, ameller hakkında hüküm vermeyi ertelediği anlaşılmıştır. Bu zat, ameller hakkında çok titiz davrandığı halde onların terkedilmesine nasıl fetva vermiş olabilir?

Ebu Hanife'ye «Mürcieci» denilmesinin başka bir yönü daha var­dır. O da, Ebu Hanife'nin, hicri birinci asırda ortaya çıkan «Kaderi yecilerin» «Mutezilelere muhalefet etmesidir. Çünkü Mutezilîler, ka­der meselesi hakkında kendilerine muhalefet eden herkese «Mürci­eci» derlerdi. Hariciler de aynı şeyi söylerlerdi. Bu ad Ebu Hanife'ye, mutlaka Mutezile ve Harici fırkaları tarafından takılmıştır.

Bu şekilde «Mürciecilik» ile suçlanan kişi sadece Ebu Hanife ve arkadaşları olmamış, Hasan b. Muhammed b. Âli b. Ebi Talib, Sa'd b. Cübeyr, Âmr b. Mürre, Muharib b. Dessar, Mukatil b. Süleyman, Ebu Hanife'nin hocası Hammad b. Ebî Süleyman ve Kadİd b. Cafer de «Mürcieci» olarak adlandırılmıştır. Bu zatlar hadis imamlarıdır, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna ve ebedî olarak cehennemde kalacağına hüküm vermemişlerdir.

Bir kısım âlimler, Mürcie mezhebini iki kısma ayırmışlardır,

a) Sünnete tâbi olan Mürcieciler: Bunlar, büyük günah işleye­nin, sadece günahı kadar azap göreceğini, cehennemde ebedi olarak kalmayacağım belki de ALLAH Tealâ'nm, onu affedip rahmetine gark ederek ona hiç azap etmeyeceğini ve bunun, ALLAH tarafından bir lü­tuf olduğunu, ALLAH'ın ise dilediğine lütufta bulunacağını ve ALLAH'ın büyük Lütuf sahibi olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh ve hadis âlimlerinin çoğu bu guruptandır.

b) Bid'atlara uyan Mürcieciler : Bunlar, inkârla beraber itaatin fayda vermediği gibi, imanla birlikte günahın bir zararı olmayaca­ğını iddia edenlerdir. Çoğunluğun görüşüne göre, aslında «Mürcie» ismi bunlara mahsustur. Herkes tarafından kınanması gerekenler de bunlardır.

Buna göre «Mürcie» ismini büyük imamlardan uzaklaştırmak gerekir. Böylece, herşeyi mubah gören şu ibahiyeciler bu zatlarla ka­rıştırılmasın. Şüphesiz ki doğruyu en iyi bilen ALLAH'dır.[58]



----------------------

[30] Ebu Davud Kitab es-Sünne bab; 17, Eî-Müstedrek, Hâkim'Şerh-i Nevevi C. 1, Sh. 253 -156

[31] Not: ' Son paragrafın tercümesinde, Müslim şarii Nevevî'nin ifadesi, Kitaptaki ifadeye tercih edilmiştir.

[32] Enbiya suresi âyet; 73

[33] Kasas suresi âyet; 41

[34] El-Munye vel-Emel, Murtaza

[35] EI-Munye vel-Emel

[36] Kalem suresi âyet; 50

[37] Bakara suresi âyet; 32

[38] Hud suresi âyet; 88

[39] En'am suresi âyet; 77

[40] Hud suresi âyet; 34

[41] A'raf suresi âyet; 43

[42] İbrahim suresi âyet; 21

[43] Hicr suresi âyet; 39

[44] Isra suresi âyet; 43
[45] Bu münazara, İbn-i Kayyim'in «Şifaül Alîl fî mesailii kaza vel Kader ve Hikmeti ve etta'lil» adlı kitabında tasavvur ettiği şekildedir.

[46] Nisa suresi âyet; 25

[47] Tekvir suresi âyet; 28

[48] Kehf suresi âyet; 79

[49] Yunus suresi âyet; 36, 46

[50] Yusuf suresi âyet; 19

[51] A’raf suresi âyet; 39

[52] Maide suresi âyet; 63

[53] Bkz. Şifaul Alil; Bu eserde münazaranın tümü mevcuttur.

[54] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/137-147.

[55] Buharî, Kitab el-Fîten bab; 9/Müsîİm, Kitab el-Fîten bab, 10/Ebu Davud, Kitab el-Fiten faab; 2/Müsned-i İmam Ahmcd b. Hanbel, C. 2, Sh. 283

[56] EI-Fisal fil milel ve el-Nihal, Mürcie bahsi

[57] EI-Müel ve el-Nihal - Şehristanî

[58] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/148-153.




User's Signature





Şehadet bir tutku bir özlem bize!

Ölüm bir son değil diriliş bize!
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 üye:

 


Basit Görünüm Tarih : 8th February 2012 - 09:27



.: Forumumuzun Akabe Vakfı ve Kuruluşları İle Hiç Bir Bağlantısı YOKTUR.