Grup: Admin
İleti: 2,614
Katılım: 21-June 08
Katılım: 21-June 08
Nereden: nereye
Üye No: 8
Ruh Halim 
Cinsiyet 
Taraftar
|
Hilafet Konusunda Ehl-i Sünnet Mezhebinin Görüşü Buraya kadar anlatılanlar, doğru yoldan sapanların ve bu sapma sebebiyle tek tarafa yönelen ve yöneldiği tarafta saplanıp kalanların görüşleridir.
Alevîler, halifeliği, peygamberden intikal eden bir miras ve peygamberin, kendisinden sonrakilere yaptığı bir vasiyet saymışlar ve sadece bu görüşü benimsemişlerdir.
Diğerleri ise halifelik hususunda bütün kayıt ve şartları hiçe saymış geniş bir mezhep tutturmuşlardır.
Ehl-i sünnet vel cemaat ise orta yolu seçmiş, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'den rivayet edilen «Halifeler Kureyştendir.»[38] hadis-i şerifine sarılaralc, halifenin Kureyş'ten olması hususunda umumiyetle ittifak etmişlerdir. Ehl-i sünnet bu hadisi bir temel kaynak saymış ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'den sonraki tatbikat da bunu desteklemiştir.
Burada biz, sadece herbiri bir tarafa yönelen çeşitli aşırı görüşlerin aralarını bulmakla yetinmeyeceğiz, ayni zamanda İslâm siyaseti hakkında İslâm hukukçularının görüşünü de anlatacağız. İslâm hukukçularının görüşleri, Sahabe-i Kiran’dan gelen haberlere Ve müslürnanların bölünmelerinden evvelki tatbikata mutabık olan mutedil bir mezheptir.
İslâm ulemasının çoğunluğunu teşkil eden ehl-i sünnet âlimleri, cuma namazlarının kılınmasını sağlayacak, İslâm cemaatini organize edecek, cezaları tatbik edecek, zenginlerden zekâtı toplayıp, lâyık olan fakirlere dağıtacak, hudutları koruyacak, tayin edeceği hakimler vasıtasıyla insanlar arasında meydana gelecek ihtilâfları halledecek, müslümanları bir araya toplayacak, bölünmeleri ortadan kaldıracak, dinin bütün hükümlerini tatbik edecek ve Islâmın, gerçekleştirilmesini emrettiği faziletli medeniyeti kuracak bir halifenin gerekliliği hususunda ittifak etmişlerdir.
Evet, mutedil muslümanlar bu hususta ittifak etmişler, İslâm dini de ilk gelişinde bu yolu takibederek sağlamlığını muhafaza etmiştir.
Çoğunluğu teşkil eden ehl-i sünnet âlimleri, idarenin, ısırıcı bir iktidar olmayıp peygamberlik hilafeti olarak devam edebilmesi için halifenin şu dört şartı haiz olması hususunda ittifak etmişlerdir. Bu şartlar:
a) Kureyş kabilesinden olmak,
b) Kendisine biat edilmek,
c) İstişare ile seçilmiş olmak,
d) Adaletli davranmaktır. [39]
a) Kureyş Kabilesinden Olmak:
Ehl-i sünnet âlimleri, halifenin Kureyş kabilesinden olmasını şart koşmuşlardır. Bunun sebebi, Kureyş'in üstünlüğü hakkında ve halifenin onlardan olacağına işaret eden birçok delilin bulunmasıdır. Bu delillerden biri de Resulullah (S.A.V.)'den rivayet edilen şu hadistir: «İnsanlardan iki kişi kaldığı sürece bu iş Kureyş'te devam
eder.[40]
Yine iki sahih hadis kitabında Peygamber Efendimiz (S.A.V.) 'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: «İnsanlar bu hususta Kureyş kabilesine tabidirler. Müslümanlar, Kureyş'in müslümanlarma, kâfirler de Kureyş'in kâfirlerine tâbidir.»[41] Diğer bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V): «însanlar, hayırda da serde de Kureyş'e tabidirler.» buyurmuşlardır. Keza, Buharı Hz. Muaviye'den şu hadisi rivayet eder: «Resulullah (S.A.V.)'in şunları söylediğini duydum»: «Şüphesiz ki bu iş Kureyş'tedir, Onlar, dini ayakta tuttukları müddetçe kim onlara düşmanlık ederse ALLAH onu yüzüstü düşürür.»[42]
Şüphesiz ki bu metinler, Kureyş'in üstün olduğunu gösterir. Zaten Resulullah'm, Kureyş'ten oluşu, fazilet olarak Kureyş'e yeter. Ancak bu deliller, hilafetin sadece Kureyş'e ait olduğunu, başkalarının halife olamıyacağmı, halifeye boyun eğmek için, onun mutlaka Kureyş'ten olmasını gerektirir mi? Şu bir gerçektir ki, tatbikatta halifeler Kureyş'ten olmuştur. Beni Saide sakifesindeki toplantıda müminler bir araya gelmişler ve Hz. Ebubekir (R.A.)'in konuşmasından sonra Kureyşli muhacirlerden halife seçmek istemişlerdi, Hz. Ebubekir bu konuşmasında, halifenin Kureyş'ten olması gerektiği hususunda herhangi bir hadis metnini delil göstermemiş, şu iki hususu ileri sürmüştür.
aa) Muhacirler ensardan daha üstündür. Kur'an-ı Kerim, önce muhacirleri zikretmiştir. İslâmin ilk zamanlarında güçlük ve saldırılara onlar göğüs germişlerdir.
bb) İslâm gelmeden evvel de daha sonra da insanlar arasında Kureyş'in itibarı büyüktür.
îşte bu hususlara işaret ederek Hz. Ebubekir (R.A.) konuşmasının sonunda şöyle demiştir; «Araplar ancak Kureyş'e boyun eğerler.»
Şüphesiz ki bu sözler Kureyş'in üstünlük sebebini açıklamaktadır. Kureyş'in üstünlüğü hakkında rivayet edilen hadisler de bu mânâyı ifade etmektedir. Ancak Hz. Muaviye (R.A.)'nin rivayet ettiği hadis, başka bir mânâ ifade etmektedir. O da, halifelerin Kureyş'ten olacağı, Kureyş'ten olmayan herhangi bir kimsenin halifelik iddia etmesi halinde onu ALLAH'ın yüzüstü düşüreceği mânâsıdır. Fakat bu hadis, meydana gelecek bir hadiseyi haber verme mahiyetinde midir? Yoksa gelecekte böyle yapılmasını emredici mahiyette midir? Şurası bir gerçektir ki Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'de görülen gerçek halifelik, Kureyş'liler tarafından ifa edilmiştir. Evet, hidayet rehberi bu imamlar, Kureyş kabilesindendi. Diğer yandan zikredilen bu hadis-i şerif, dini ayakta tuttukları müddetçe hilafetin Kureyş'te olacağını, dini ayakta tutmadıkları takdirde hilafetin onlardan alınıp dini ayakta tutana verileceğini, dolaylı yolla ifade etmektedir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, zikredilen hadis ve haberler, halifeliğin mutlaka Kureyş'e ait olduğunu, Kureyş'ten olmayanların halifeliğinin, Peygamberlik halifeliği olmayacağını kesin olarak ifade etmez. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in, halifenin Kureyş'ten olmasını istediğini ortaya koydukları farzedilse bile bu deliller, bağlayıcı emir mahiyetinde olmayıp, bilâkis, halifenin Kureyş-ten olmasının daha iyi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü iki sahih hadis kitabında Ebu Zer1 den şu hadis rivayet edilmektedir. Ebu Zer şöyle diyor: «Dostum Hz. Muhammed bana: «Başınıza burnu kesik habeşli bir köle dahi getirilse, onu dinlememi ve ona itaat etmem! emretti.»[43]
Yine Buharî, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in, şöyle buyurduğunu rivayet eder: «Başınıza, kafası kuru üzüm gibi olan habeşli bir köle dahi getirilse onu dinleyin ve itaat edin.»[44]
Sahih-i Müslim'de Ümmü Hüseyin'in Resulullah'dan şunları duyduğu rivayet edilir: «Başınıza, burnu kesik siyah bir köle dahi getirilse, sizi ALLAH'ın Kitabının hükümlerine göre idare ettikçe onu dinleyin ve ona itaat edin.»[45] Bütün bu nasslar, «Bu iş Kureyş'tedir...» hadisiyle karşılaştırıldığı vakit nasslann çoğu, halifeliğin Kureyş'e tahsis edilmesini ve Kureyş'ten olmayanın hilafetinin doğru olmayacağını ifade etmemektedir. Bilakis, Kureyş'ten olmayanların da halife olabilecekleri muhakkaktır. “Bu iş Kureyş'tedir...» hadis-i şerifi Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in ya gelecekten haber veren mucizelerinden biridir. — Nitekim diğer bir hadis-i şerifte : «Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonra saltanat başlayacaktır.»[46] buyurmuştur.— Yahut da, bu. hadis-i şerif, halifeliğin Kureyş'ten olmasının daha iyi olduğunu beyan etmektedir. Yoksa Kureyş'ten başkasının halife olamayacağı hükmünü getirmemektedir.
Hz. Ebubekir (R.A.) ve onun gibi düşünen diğer sahabîlerin görüşüne gelince, bunların, halifenin Kureyş'ten olmasını istemeleri, o zaman Kureyş'in daha takva sahibi ve daha güçlü olmasındandır. Şayet bu sıfatlar Kureyş'te bulunmayıpta başkalarında bulunursa, diğer sahabîlerin de ortak olduğu Hz. Ebubekir (R.A.)'in düşüncesine göre hilafetin, Kureyş'ten olmayana verilmesinde bir sakınca yoktur. Zira, madem ki asıl tercih sebebi güçlülük ve takva sahibi olmaktır, o halde bu sıfatlar kimde bulunursa onun.halife olması caizdir.
Halifenin Kureyş'ten olması prensibine, bu hususta rivayet edilen sahih nasslara ve ifade ettikleri mânâlara ve Hz. Ebubekir (R.A.) halife seçilirken üzerinde ittifak edilen prensibe, araştırıcı bir nazarla bakıldığı zaman, yukarıda anlatılan bu sonuca varılır.[47]
b) Kendisine Biat Edilmek:
Ehl-i sünnet velcemaatin, halifenin seçimi için aradığı ikinci şart; «Ehlül halli veîakd» denilen ileri gelen zevatın, halifeye biat etmeleridir. Yani; «Ehlül halli velakd», ordu ve bütün İslâm cemaati bir günaha vesile olmadıkça, hoşlarına giden veya gitmeyen bütün hususlarda, halifeyi dinleyip ona itaat edeceklerine dair söz verirler, halife de onlara, îslâm ceza hukukunu tatbik edeceğine, İs-lâmm bütün emirlerini yerine getireceğine, adaletli davranacağına, ALLAH'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetinin icabettirdiği şekilde hareket edeceğine dair söz verir.
Sahabe-i Kiram, bu usul üzere hareket etmiş ve Resulullah (S. A.VJ'den bunu görmüşlerdir. ALLAH Tealâ'nm, şu âyet-i kerimede beyan buyurduğu gibi, sahabe-i kiram, Resulullah (S.A.V.)'e ağaç altında biat etmişlerdir. «Ey Muhammed, şüphesiz ki sana biat edenler, ancak ALLAH'a biat etmişlerdir. AUah'ın kudreti, onların kuvvetinin üstündedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a olan ahdini yerine getirirse ALLAH ona büyük bir mükâfat verecektir.»[48]. Yine, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Medine'ye hicret etmeye karar verdiği zaman, Medinelilerle biatlaşmış, Mekke'yi fethettiği ve Mekke halkı Resulullah'm emrine girdikleri zaman da Mekke halkıyla biatlaşmıştır. Biat edenler arasmda kadınlar da vardır.Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: «Ey Peygamber*, mümin kadınlar sana gelip, ALLAH'a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup ileri sürmemek ve iyilikler hususunda sana karşı gelmemek şatıyla sana biat ederlerse, biatlarım kabul et. ALLAH'dan, onların affedilmelerini iste. Şüphesiz ki ALLAH, gafurdur, rahimdir. Çok affeden ve çok bağışlayandır.»[49] Sahabe-i Kiram, hicret eden sahabîlerin, Medineli ensardan daha üstün oldukları kanaatine varınca, Hz. Ebubekir (R.A.)'e biat etmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.), Hz. Ebubekir (R.A.)'e «Uzat elini sana biat edeyim.» demiş, ondan sonra bütün müslümanlar da, Hz. Ebubekir'e biat etme hususunda; Hz. Ömer'e tâbi olmuşlardır.
Hz. Ebubekir (R.A.) hilafeti Hz. Ömer (R.A.)'e devredince ona biat aldı, ondan sonra bütün müslümanlar Hz. Ebubekir'in biatma uydular. Hz. Osman (R.A.)'m hilafete getirilmesinde de aynı usule uyuldu. Hz. Ömer (R.A.)'in, halifeliğe aday gösterdiği altı kişi arasından Hz. Osman (R.A.) seçilince Medine halkı Mescid-i Nebevi'de ona biat ettiler.
Yine Hz. Osman (R.A.)'dan sonra Hz. 'Ali (RA.)'ye de Medine-liler biat etmişlerdir. Biat meselesi, Emevîler döneminde ve Abbasî-lerin ilk halifeleri döneminde devam etmiştir. Sahabe-i Kiram döneminde biat, tam bir hürriyet içinde yapılıyor, müslümanlar halifeye itaati isteyerek kabul ediyorlardı. Fakat, Emevîler döneminde biat, iktidarı zorla kabullendirme ve insanları cebren itaata boyun eğdirme şeklini aldı. Haccac b, Yusuf es-Sakafî ve benzeleri biat etmek için çeşitli şekiller icad etmişlerdi ve biat ederken, insanlara şunları söyletiyorlardı: «Eğer halifeye itaatten aynlırsam, kölelerim hür ve kadınlarım boş olsun!» Bu gibi şekilleri icad edenler, insanları kayıtsız şartsız itaat etmeye zorlamak istiyorlardı. Abbasîlerin, ilk dönemlerinde de her ne kadar Haccac ve benzerlerinin icadet-tikleri, insanları güç durumda bırakan bu çeşit şekiller kullanılmıyor idiyse de yine de biat zorla almıyordu.
Halk, Ebu Cafer el-Mansur'u zorla biat almakla suçladı. Bunun üzerine Medine valisi, İmam Malik'in, «zorla yemin ettirilenin yemini geçersizdir. Zorla karısı boşattırılanm karısı boş değildir.» şeklinde fetva vermesine mâni oldu ki, insanlar, halifeye zorla alınan bi-attan ayrılmasın.[50]
c) İstişare İle Seçilmiş Olmak:
Halife seçimindeki şartlardan birisi olan «biat» müessesesini izah ettik. Şimdi ise üçüncü şart olan «istişareyi» izah edelim.
îstişare, halifenin, müslümanlann istişaresiyle başa getirilmesi demektir. Bu şartın temel dayanağı, îslâm nizamının, aslında istişareye dayalı olmasıdır. Zira, ALLAH Teaîâ bir âyet-i kerime.de şöyle buyurmaktadır: «Müslümanların işleri, aralarında müşavere ile yürütülür...»[51] Yine «... İşlerde onlarla istişare et...»[52] buyurmuştur.
Keza, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), hakkında vahiy inmeyen ve müslümanları ilgilendiren bütün meselelerde ashabı ile istişarede bulunurdu. Meselâ: Savaşlar ve onlardan elde edilen neticeler hakkında, yönetimle ilgili hususlarda, hakkında nass bulunmayan bütün meselelerde istişarede bulunurdu. Peygamber Efendimiz (S. A.V)'den sonra gelen Hulefa-i Raşîdîn de (R. A.) devamlı istişarede bulunurlardı.
Mademki İslâm nizamı aslında istişareye dayanmaktadır, o halde halifenin seçimi de istişare ile olmalıdır. Zira, halifeliğin miras yoluyla zorla intikali, islâm nizamının istişare ile yürütülmesine engel olur. Çünkü halifeliğin miras yoluyla intikali, istişare ile seçilme sistemine taban tabana zıttır. Bu sebeple Hz. Muaviye (R.A.)'a yöneltilen en ağır tenkidlerden biri de îslâmî olan istişare usulünü, biat görüntüsü vererek veraset şekline çevirmesidir. Böylece biat, asıl özü olan seçim keyfiyetini kaybederek asıl mânâsından uzaklaşmıştır.
Hasan el-Basri, Hz. Muaviye'nin iktidarı hakkında şunları söylemiştir : «Muaviye'de dört özellik vardır ki, bunlardan sadece biri dahi bulunmuş olsaydı onu helak etmeye yeterdi. Birtakım beyinsizlerle yardımlaşarak bu ümmete karşı çıkıp müslümanlarla istişare etmeksizin hilafeti eline geçirmesi, içki içtiği, sarhoş gezdiği, ipekler giydiği ve tambur çaldığı halde, oğlu Yezîd'i kendisinden sonra halife tayin etmesi, Ziyad b. Ebîh'inin, babasının cahiliyet döneminden nikâhsız oğlu olduğunu iddia etmesi, —halbuki Resulullah (S.Â.V.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: «Çocuk, doğduğu döşeğe aittir. Zina edenin cezası ise recmdir (taşlanmaktır.)» — Hucr b. Adîyy'i öldürmesi, Hucr ve arkadaşlarına yaptıklarından dolayı vay haline Muaviye'nin!..[53]
Hz. Ömer (R.A.) biatin, istişare ile yapılmasının gerekliliği hakkında şöyle buyurmuştur: «Kim bir adama, müslümanlarla istişare etmeksizin biatta bulunursa biat edene artık hiç biat edilmez. Biat edilene de biat edilmez. Kendilerini ölüme sürüklemelerinden korkulur.»[54]
Görüldüğü gibi Hz. Ömer (R.A.) kendisinden fetvalar uydurarak, îslâm ümmetinin isteği ve iradesi dışında bir adama biat eden kişiyi halifelik hakkından mahrum etmektedir.
O halde istişare gereklidir. Biat da müslümanlann istişaresiyle gerçekleşir. Fakat, biat ve istişarenin şekli nasıldır? îstişare ve biat ehli kimlerdir?
Bu soruların cevabı şudur: Kur'an-ı Kerim istişareyi emreder. Sünnet-i seniyye bunun gerekliliğini beyan eder. Fakat, istişarenin şeklini ve istişare ehlini tayin etmez. Bunların tanzimini ve hangi yolla yapılacağını insanlara bırakır. Çünkü istişare, topluluktan topluluğa, asırdan aşıra ve ülkeden ülkeye değişik şekillerde olabilir. Bir çağda uygun görülen istişare şekli diğer çağ için uygun olmayabilir. Yine ayni şekilde bir toplum için faydalı görülen istişare şekli, diğer bir toplum için faydalı olmayabilir.
'ALLAH Tealâ, adaletli davranmayı ve istişarede bulunmayı emretmiş, bu iki yüce emrin en güzel bir şekilde gerçekleştirilmesini insanlara bırakmıştır.
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, halifeyi seçme hususunda müsh'imanlar üç usûl takibetmişlerdir. Şiındi bu usulleri kısmen de olsa açıklığa kavuşturalım.
1 — Herhangi bir kimse tarafından tayin edilme söz konusu olmaksızın, serbestçe istişare ile halifenin seçilme yolu. Hz. Ebubekir (R.A.) bu yolla seçilmiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) onu hilafete tayin etmemiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in hastalığı sırasında Hz. Ebubekir (R.'A.)'i imamete geçirdiği rivayet edilmektedir. Bazı insanlar, sahabe-i kiramın, Hz. Ebubekir (R.A.)'i hilafete bu sebepten dolayı seçmiş oldukları kan atin dedirler. Bunlar, «Peygamberimiz. Hz. Ebu-bekir'i dinî meselemiz için seçtikten sonra bizim, dünyevî meselelerimiz için onu seçmemiz daha evladır.» demişlerdir.
Bu olaydan çıkarılan hüküm doğru olsa dahi bu, bir tayin değildir. Hernekadar Hz. Ebubekir (R.A.)'in üstünlüğüne va sahabe-i kiram arasında büyük bir mevkii olduğuna işaret ediyorsa da...
Bizim, bu hadiseyi halifeliğe tayin şeklinde anlamamız doğru değildir. Çünkü tayin edildiğine dair ne bir açıklık vardır, ne de kesin bir delildir.
Diğer taraftan, Hz. Ebubekir'in halife seçildiği Benî Saide saki-fesindeki toplantıda Hz. Ebubekir'in imamete geçirilişinden hiç bahsedilmemiştir. Bununla beraber, belki de Hz. Ebubekir'in imamete geçirilişi, Hz. Ömer'in, elini uzatarak ona biat etmesinden sonra, insanların, Hz. Ömer'i takip etmelerine ve Kz. Ebubekir'in halifeliğine razı olmalarına sebep olmuştur. Fakat durum ne olursa olsun, Hz. Ebubekir (R.A.)'in halife seçilişinin, Peygamber Efendimiz (S. A.V.)'in'tayini ile olmadığında ittifak edilmiştir.
2 — Halifenin, akrabası olmayan kişiyi, kendisinden sonra hilafete aday göstermesi yolu. Bu usul, Hz. Ebubekir'in Hz. Ömer'i aday göstermesinde takibedilmiştir. Şüphesiz ki bu, Hz. Ebubekir tarafından yapılmış sadece bir tekliften ibaretti. Bağlayıcı bir yönü yoktu. O dönemde müslümanlar Arap ülkelerinde görülen dinden dönme hadiselerini görmüşler, îslânı orduları cihad için çeşitli yönlere dağılmışlardı. Bu sebeple Hz. Ebubekir (R.A.) Beni Saîde sakifesin-deki toplantıda görüldüğü gibi müslümanlann hilafet hakkında ihtilâfa düşeceklerinden korktu ve kendisiyle herhangi bir kan ve hısımlık bağı bulunmayan Hz. Ömer'i hilafete teklif etti. Bu teklifin arkasında Hz. Ömer'in dinine ve müminlere karşı samimi oluşundan başka bir neden yoktu. Evet, Hz. Ebubekir'i bu teklifi yapmaya sev-keden sebep sadece bu idi...
Hz. Ebubekir'in teklifinden sonra müminler, onunla bu meseleyi derinlemesine tartıştılar. Hz. Ebubekir'in haklı olduğunu anlayınca, kendi istekleriyle, herhangi bir zorlama olmadan serbestçe Hz. Ömer (R.A.) 'e biat ettiler.
3 — Halifenin, insanlar arasında ileri gelen üç veya daha fazla sayıda kişiye aralarından birini halife seçmeleri için hilafet meselesini havale etmesi yoludur.
Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)'in herhangi bir kimseyi halife seçmediğini ve Hz. Ebubekir'in, onû hilafete aday gösterdiğini gören Hz. Ömer (R.A.) şunları söylemiştir. «Eğer, herhangi bir kimseyi hilafete aday göstermezsem yanlış bir iş yapmış olmam. Çünkü benden hayırlı olan Hz. Peygamber de .kimseyi tayin etmemiştir. Şayet, herhangi bir kimseyi hilafete aday gösterirsem yine yanlış bir iş yapmış olmam. Çünkü benden daha hayırlı olan Hz. Ebubekir aynı işi yapmıştır.»
Evet, Hz. Ömer, orta yolu seçmiştir. Hilafet meselesini, istişare ile aralarından birini seçecek olan altı kişiye havale etmiştir. Bu altı kişi, aralarından Hz. Osman (R.A.Vı seçtiler. Ondan sonra halk, Hz. Osman'a biat etti.
Hz. Ömer'in, altı kişiye, istişare ile aralarından birini halife seçmelerini havale etmesi, bir tayin olmyaıp, sadece bir teklif idi. Zira, eğer müslümanlar biat etmemiş olsalardı. Hz. Osman halife olamazdı. Çünkü sadece teklifle halifelik elde edilmez. Halifeliğin gerçekleşmesi için serbest ve sağlıklı bir seçimi ifade eden biatin var olması lâzımdır. Bağlılık ve önderlik te ancak biatla mümkündür.
İbn-i Hazm şöyle der: «Halifeyi başa getirmenin yolu, bu saydığımız üç yodlan ibarettir. Başka bir yolun icat edilmesi caiz değildir. Aksi takdirde sahabe-i kiramın, üzerinde ittifak ettikleri prensiplerden ayrılmış olunur. Zira, sahabe, halife seçiminde bu üç yolu kabul etmiş ve buna razı olmuştur. Bu sebeple bu üç yol üzerinde icma meydana gelmiştir.» Şurası bir gerçektir ki sahabe-i' kiram, kendi dönemlerinde istişare ile halifenin seçimi esasının bu üç yolla gerçekleşebileceği kanaati ile bu yollara başvurmuşlardır. Diğer asırlarda ise, İslâm ümmetinin görüşlerini daha açık bir şekilde ortaya oyabilecek ve ALLAH'ın hükümlerini tatbik edecek halifesini seçmede, daha uygun görülecek başka bir yola başvurmasına herhangi bir engel yoktur.
îşte, sahabe-i kiramın izlediği üç usul budur. Burada hatıra şu iki soru gelmektedir.
aa — Sahabe-i kiram döneminde istişare ehli kimdi?
bb — Şayet, istişare yapılmaksızın haiife seçilir de sonradan onun halifeliğine muvafakat edilirse- bu "halifeye itaat gerekli midir? Birinci soruya cevap vermek için sahabe-i kiramın davranışlarına ve vardıkları sonuçlara başvurmamız gerekir. Bu sebeple deriz ki: Hz. Ebubekir'i, Muhacir ve Ensardan meydana gelen Medine halkı seçmiştir. Hz. Ömer'i ve Hz. Osman'ı seçenler de bunlardır.
Medine halkına böyle bir hakkın tanınmasının birtakım meşru sebepleri vardı. Çünkü Medine îslâmm yuvasıydı. Medineliler de îs-lâm dâvasının koruyucuları idiler. Diğer Arap' bölgelerinde ise îs-lâm henüz yerleşmemişti. Resulullah (S.A.V.Vin vefatını müteakiben, Mekke ve Medine'nin haricindeki şehirlerde, dinden dönme hadiselerinin bulunuşu buna bir delildir.
Evet, Peygamber (S.A.V.)'imizin vefatından sonra Araplardan birçoğu'dinden çıktı. Bu felaketten tam olarak, sadece Mekke ve Medine kurtuldu. Resululîah (S.A.V.). vefat ettikten sonra, meselenin ciddiyetini düşünen müslümanlar, artık, İslama karşı gelmeyi ve ondan sıyrılıp çıkmayı düşünen bedevileri halife seçimine ortak edemezlerdi. Hz. Ömer ve Hz. Osman döneminde hernekadar müslüman Araplar, mücahid ve savaşçılar olarak çeşitli bölgelere yayılmış idiyseler de, herhangi bir bölgede tam olarak yerleşmiş değillerdiki, o bölgeninde biat'a ortak olmaya hakkı olsun.
Hz. Ali (R.A.)'nin dönemi gelince müslümanlar bazı bölgelerde tamamen yerleşmişlerdi. Meselâ Şam'da çok miktarda, Basra, Küfe ve Mısır'da ise belli nisbetlerde müslümanlar bulunuyordu. Bununla beraber, Hz. Ali'yi hilafete, sadece Medineliler seçmişlerdi. Hz. Ali (R.A.) de müslümanların nizam ve intizamlarını korumak için bunu mecburen kabul etti ve sadece Medinelilerin biatıyla yetinme zorunda kaldı. Belkide Hz. Ali (R.A.) diğer ülkelerde yerleşen müslümanların çoğunun dinden çıkan mürtedlerden arta kalanlar oldukları kanaatinde idi. Üstelik, İslâm nizamı bu ülkelerde henüz oturmamıştı. Seçme hakkını bunların tamamına vermenin imkânı yoktu. Cahiliyyet taassupları buralarda yeniden canlanmıştı.
Yine, seçim hakkını herkese vermek, Arap olmayanların da seçime katılmalarını gerektirdiği için, umumi mahiyette bir seçim sistemi hazırlamak gerekiyordu. Çünkü İslâm ülkelerinde, Arap olmayan müslümanlar, büyük bir çoğunluğu teşkil etmekte idi. Genel bir seçim sistemi hazırlamak ise, ancak işlerin istikrara kavuşmasından, biatin tamam olmasından ve ortalığın sükûnete kavuşmasından sonra mümkündü. "Ancak bu yolla işler yoluna girebilirdi.
Ne var ki, Hz. Muaviye, hidayet önderi Hz. Ali (R.A.) 'ye, düşündüğü planları uygulama imkânı bırakmadı. Hz. Ali'ye yapılan biata karşı savaş açtı. Müslümanlara karşı çıktı. Ona biat edenleri suçladı. Daha önce biat ettikleri halde sonradan Hz. Ali'ye karşı çıkan kimseler buldu. Böylece iş karmakarışık oldu.
Belki de bazı Arapları karşı tavır almaya sevkeden hususlardan biri de istişarenin, sadece Medinelilerle yapılmış olmasıydı. Aslmda bu, Hz. Ali (R.A.) için kaçınılmaz bir yoldu. Medine'nin çevresi, fitne çıkarmak için yola çıkan ordularla kuşatılmış bir durumda iken, Hz. Ali'nin, Mısır, Şam, Irak ve Fars'da bulunan ve müslümanların ileri gelenleri olan 'Arapların biat hakkındaki görüşlerini almak için beklemesi makul değildi. Yine, halifeyi seçme hakkı, umuma ait \ ir hak haline getirildikten sonra, Arap olmayan müslümanları bu haktan mahrum etmek doğru olmazdı. Bu sebeple Medine'nin dışında bulunan şehirlerdeki müslümanların ileri gelenlerini teşkil eden Arapların biat etmeleri yeterli idi. Artık onlarla istişareye gerek yoktu. Nitekim Şam hariç bütün şehirler Hz. Ali'nin hilafetini kabul edip, biat ettiler. Hz. Muaviye'nin de, Islâmm menfaatini, çoğunluğun görüşünü ve Hz. Ali (R.A.)'nm üstünlüğünü gözönünde bulundurarak onun halifeliğini kabul etmesi gerekirdi.
Aslında Hz. Ali (R.A.)'nin, o dönemde müslümanların önderi olduğu münakaşa gotürmezdi. Zamanımızın deyimiyle «Günün adamıydı. Ne var ki iktidar hırsı, Arap ırkçılığı ve cahiliyet kinleri harekete geçti...
Bize düşen; «Lâ havle ve la kuvvete illa billan» demektir.
İstişaresiz başa geçen âmire itaat etme meselesini içine alan ikinci sorunun cevabına gelince deriz ki; İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, müslümanların halifesinin bulunmadığı bir zamanda halife olma şartlarını haiz herhangi bir insan müslümanların idaresini ele geçirir, insanlar arasında adaleti sağlar, insanlar da ona rıza gösterir ve biat ederlerse, artık o kişi halife sayılır. «Medarik” adlı- kitapta şunlar zikredilir . îbn-i Nâfî diyor ki; «İmam Malik, harameyn (Mekke-Medine) halkının biatinin bütün müslümanları bağlayacağı kanaatinde idi.»
Bu sözler, İmam Malik'in, halifenin seçimindeki görüşünü ifade etmektedir. İmam Malik, döneminde örnek halife olarak Ömer b. Abdülaziz'i görürdü. Ömer b. Abdülaziz, istişare ile seçilmiş değildi. Fakat, hilafete geldikten sonra adaleti sağladı, haksızlıkları giderdi ve dolayısıyle gerçek halife oldu. Anlaşıldığı gibi İmam Ma-lik'e göre biatdan önce halifenin seçimi şart olmadığı gibi biat da şart değildir. İnsanların rıza göstermesi ve halifenin, hakkı ayakta tutması kâfidir.
İmam Şafii (R.'A.)'de aynı görüşü paylaşıyor ve halifenin başa geçmesinden sonra halkın rıza göstermesini yeterli buluyordu.
İmam Şafii'nin talebesi Harmele, Şafii'nin şöyle söylediğim rivayet eder. «Kılıç zoruyla hilafeti eline geçiren ve insanların, çevresinde toplandığı Kureyş kabilesine mensup olan her kişi halifedir.» Evet Şafii, halifenin Kureyş kabilesinden olmasına, adaleti sağlamasına ve insanların ona rıza göstermelerine itibar eder. İnsanlar ha-
lifeden, ister başa geçmeden evvel razı clsunlar, isterse başa geçtikten sonra...
İmam Ahmed (R.A.) risalelerinin birinde şu açıklamada bulunuyor: «Kim hilafete geçer, insanlar da onun etrafında toplanır ve ona rıza gösterirlerse o, halifedir. Kim de kılıç zoruyla müslüman-ları sindirerek kendisini halife ilân ederse o da halifedir. îster günahkâr olsunlar, isterse muttaki olsunlar halifeler ile birlikte cihad etmek kıyamete kadar bakîdir.»
İmam Âhmed, diğer bir sözünde şöyle demektedir: «Kim insanların, çevresinde toplandıkları, zorla veya rızalarıyla halifeliğini kabul ettikleri halifelerden birine karşı çıkarsa, bu kişi, İslâmm birlik ve beraberliğini zedelemiş ve Resulullah (S.A.V.)'den rivayet edilen hadislere muhalefet etmiştir. "Karşı çıkan kişi, bu haliyle ölürse ca-hiliyet ölümüyle ölmüş olur.[55]
Evet, îslâm hukuku âlimlerinin çoğunluğunun görüşü budur. Bunlara göre, başta adaletli davranma olmak üzere, bütün halifelik şartlarını haiz bir kişinin, hilafeti zorla ele geçirmesi halinde o kişi halifedir. .
Hilafette aranılan şartlara bu durumda, şu iki şartı da ilave etmemiz gerekir. Hilafeti zorla eline geçirdikten sonra halifeliğine rıza gösterilen kişinin halife sayılacağını kabul eden, mezhep sahibi büyük imamlar, elbette ki şu iki şartı daima gözönünde bulundurmuşlardır.
aa) Ortada başka bir halifenin bulunmaması. Zira ortada adaletli, insanların rıza gösterdiği bir halife bulunursa, kendisini halife ilân eden ikinci kişi isyankâr sayılır. Onunla savaşmak hatta onu öldürmek gerekir. Çünkü, Peygamber Efendimiz .(S.A.V.) bir ha-dis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: «İşiniz bir adamın üzerinde toplandığı halde, kim size gelir de, birlik ve beraberliğinizi parçalamak isterse onu öldürün.»[56]
bb) Seçme ve seçilme imkânlarının bulunmaması. Meselâ : 'Acele etmeyi gerektiren, harp halinde, imamın ölmesi gibi. Şayet, istişareden ve istişare neticesinde halifeyi seçmekten alıkoyan bu âcil durumlar bulunmazda, kişi kendisini zorla halife kabul ettirecek olursa hakkaniyete, dayanan İslâm prensiplerine karşı çıkarak günahkâr olur. Eğer meşruiyetine cevaz verecek herhangi bir sebep bulunmaksızın her zorbaya kapılar açılırsa, istişare müessesesi kökünden yıkılmış olur. Geçmişte olduğu gibi, hilafet meselesi idarecilerin arasında uzun çekişmelere ve müslümanlarm işlerinin sahipsiz bırakılmasına sebep olur.[57]
d- Adaletli Davranmak:
Peygambere halife olacak kişide bulunması gereken bir diğer vasıf ise, adaletli olmaktır. Şartların en önemlisi de budur.
Halifede bulunması istenen adalet, her çeşit adaleti içine alan geniş mânâda bir adalettir. Adalet duygusu halifeye hâkim olmalıdır. Halife herhangi bir kimseyi akrabası olduğu için tercih etmemeli veya hoşuna gittiği için herhangi bir kimseyi himaye etmemeli ve sevmediği bir kişiyi de kendsinden uzaklaştırmamalıdır. Bu hususta ALLAH Tealâ şöyle buyurmaktadır: «Ey iman edenler, ALLAH için şahitlik ederek adaleti ayakta tutanlar olun. Kendiniz veya ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa. Hakkında şahitlik yapacağınız kimse zengin de olsa, fakir de olsa. ALLAH onlara daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için heva ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, şüphe yok ki ALLAH, yaptıklarınızdan, haberdardır.»[58]
Halifenin adaletli davranması, işi ehline vermesini, adaletli ve merhametli davrananlara vazife vermesini gerektirir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) valileri seçme hususunda titiz davranarak şöyle buyurmuştur: «Kim, müslümanlarm bir işini üzerine alır da adam kayırarak birini onların başında vazifelendirirse, ALLAH'ın laneti o kişinin üzerinedir. ALLAH onun ne tevbesini, ne de fidyesini kabul eder.»[59]
Halifenin, düşmanlara karşı dahi adaletli davranması, onun adaletinin gereğidir. İslâmm getirdiği adalet;
a) Hususi değil, umumidir. Hem dosta hem de düşmana tatbik edilir. Bunun içindir ki, ALLAH Tealâ şöyle buyuruyor: «... Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketraesin. Adaletli olun. Çünkü o, takvaya daha yakındır..»[60]
b) İslâmın adaleti, kanun önünde eşitliği sağlar. îslâmî hükümlerin bütün fertlere eşit şekilde tatbik edilmesini emreder. Öyle ki, bütün îsîâm hukuku âlimleri, halifenin dahi bir cinayet işlediğinde kısasa tâbi olacağına, îslâm ceza hukukunun yasakladığı herhangi bir fiili işlediği takdirde cezaî müeyyidenin ona da uygulanacağına hükmetmişlerdir. Halifeden daha alt seviyede bulunan valiler için de, tabii olarak aynı şey söz konusudur.
c) İslâmın adaleti, sosyal dayanışmayı organize eden sosyal adaleti de kapsamaktadır.
d) Yine îslâm adaleti, her çalışana iş temin etme, âciz olanlara yardımda bulunma gayesini güden iktisadî adaleti de sağlamaktadır. Böylece herkes için fırsat eşitliği gerçekleşmiş olur.
Bunun içindir ki, Hz. Ömer (R.A.) Irak, Mısır ve Şam'ı fethettikten sonra topraklarını, oraları fetheden gazilere dağıtmamış, yerli halkın elinde bırakmıştır ki servet, sadece zenginlerin elinde dönüp duran bir nimet olmasın.
Yine, îmam Malik (R.A) madenlerin mülkiyetinin devlete ait olduğuna, fertlere ait olamıyacağına dair hüküm vermiştir.
Halife Ömer b. Abdülaziz, Hasan-ı Basrî (R.A.) 'den, adaletli bir halifenin vasıflarını saymasını istemiş, Hasan-ı Basrî de ona şunları yazmıştır:
«Ey müminlerin emiri! Şunu bil ki, ALLAH Tealâ, adaletli halifeyi, her yoldan çıkanı yola getiren, her haksızın haksızlığına engel olan, her bozulanı düzelten, her zayıfa güç veren, her mazlumun hakkını koruyan, her yardıma koşana el uzatan bir kimse kılmıştır.
Ey. müminlerin emiri! Adaletli bir halife, yanındaki devesini en güzel otlaklarda otlatan, onu, uçuruma düşecek yerlerden uzak tutan, yırtıcı hayvanlardan koruyan, sıcak ve soğuğun şiddetinden muhafaza eden, merhametli bir çobana benzer.
Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, çocuklarını küçük iken beslemeye çalışan, büyüdükten sonra eğiten, hayatta iken çalışıp kazanarak ölümünden sonra onlara mal bırakmaya çalışan şefkatli bir babaya benzer.
Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, çocuğunu karnında güçlüklerle taşıyan, daha sonra onu güçlüklerle doğuran, bebek iken ihtimamla besleyen, ağladığında telaşa kapılıp, sustuğunda onunla beraber sükûnet bulan, emzirilmesi icabettiği zamanlarda onu emziren, emzirmenin fayda vermiyeceği zamanlarda ise onu sütten kesen, çocuğunun afiyette oluşuyla sevinen, şikâyetinden ızdırap duyan, şefkatli, ince ruhlu, hassas bir anneye benzer.
Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, yetimler için vasiyette bulunan ve yoksullara himayeci olan, onları küçükken büyütüp, büyüdükten sonra maddî ihtiyaçlarım karşılayan bir koruyucuya benzer.
Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, vücuttaki organlar içinde kalbe benzer. Kalb düzgün olunca diğer organlar da düzgün olur. Kalb bozulunca diğer organlar da bozulur.
Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, ALLAH ile kulları arasında bir vasıtadır. ALLAH'ın emirlerini dinler, kullarına dinletir. Allah'ı görüyormuş gibi ona itaat eder ve kullarını da itaat ettirir. Allah'a boyun eğer, kullarını da boyun eğdirir.
Ey müminlerin emiri! Sakın, şu köle gibi olma ki, efendisi kendisine herşeyi emanet eder, kendisinden malını ve çoluk çocuğunu muhafaza etmesini ister, fakat köle, efendisinin malını saçar savu-rur, çoluk çocuğunu sokaklarda bırakır, böylece efendisinin ailesi.
Ey müminlerin emiri! îyi bil ki ALLAH Tealâ, îslâm ceza sistemini gönderdi ki, bununla ahlâksızlıklara ve hayasızlıklara mâni olsun. Bu sistemin hükümlerini yürütmeyi üstüne alan kişinin, bu gibi çirkin şeyleri işlemesi hiç doğru olur mu?
Yine ALLAH Tealâ; kullarının hayatını korumak için katillerin kısasen öldürülmeleri hükmünü göndermiştir. Kısas hükmünü uygulayacak kişinin, insanları haksız yere öldürmesi hiç doğru olur mu?
Ey müminlerin emiri! Ölümü ve ölümden sonrasını hatırla. Ölüm anındaki taraftarlarının azlığını ve ölüme karşı sana yardım edeceklerin kıtlığını düşün. Ölüm ve ölümden sonra gelecek en korkunç gün için hazırlık yap.
Ey müminlerin emiri! îyi bil ki senin, şu anda, içinde yaşadığın yerinden başka bir yerin vardır. Orada uzun zaman kalacaksın. Dost ve ahbaplarından ayrı düşeceksin. Seni sevenler, seni o yerin dibinde yalnız başına bırakacaklardır. O halde orada sana arkadaşlık edecek şeyleri hazırla. «O gün kişi, kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır.[61]
Ey müminlerin emiri! «Kabirlerdeki ölüler diriltilip çıkarıldığı ve kalblerde olanlar açığa çıkarıldığı zaman...»[62] sırlar ortaya çıkacaktır, Amel defteri «Küçük-büyük hiçbirşey bırakmadan herşeyi sayar.»[63]
Ey müminlerin emiri! Şimdi sana mühlet verilmiştir. Ecel gelmeden, ümit kapıları kapanmadan, sakın ey müminlerin emiri, cahiliyyet hükmüyle hüküm verme! Müminlere karşı zalimler gibi davranma! Güçlüleri zayıflara musallat etme! Çünkü o güçlüler «Bir mümin hakkında ne bir yemin gözetirler ne de bir vaad.»[64] Aksi takdirde hem kendi günahlarını hem de başkalarının günahını yüklenirsin. Hem kendi yükünü hem de başkalarının yükünü sırtlamış olursun.
Senin yoksul kalmana sebep olacak şeylerle zevkü safa sürenler ve senin, âhirette erişeceğin nimetlerin kaybolmasına vesile olacak şeyleri dünyada yiyenler seni aldatmasın. Bugünkü kuvvetine değil, yarınki kuvvetine bak. Yarın seri, ölümün pençesinde esir olacaksın. Meleklerin ve peygamberlerin de toplu olarak bulundukları, ALLAH'ın huzuruna varacaksın. O gün bütün yüzler, diri ve yarattıklarının işini yürüten ALLAH'a dönmüştür.[65]
Ey müminlerin emiri! Hernekadar ben, öğütlerimle, benden ön' ce geçen akıllı insanların verdikleri öğütlere erişemediysem de, elimden gelen nasihat ve şefkati esirgemedim. Sen, beni bu mektubumla, sevgilisinin sıhhat ve afiyete kavuşmasını ümit ederek, ona, hoşlanmadığı ilaçları sunan bir tedavici kabul et.
ALLAH'ın selâmı, rahmeti ve nimetleri, üzerine olsun ey müminlerin emiri.»
Bu fevkalâde kıymetli mektupta; o, takva sahibi tabiin'in, adaletli halifede bulunması gereken bütün adalet ilkelerini zikrettiğini görmekteyiz. Öyle ki, mektup, Kur'an-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyyenin beyan ettiği hükümlere, sadece idare edilenlerin değil, idare edenlerin de boyun eğmelerini gerektiren hukuki adaleti ihtiva etmektedir. Halife, bir suç işlediğinde cezadan muaf tutulamyaacak, herhangi bir kimsenin vücuduna bir zarar verdiğinde kısas yoluyla aynı zararın kendi vücuduna da verilmesinden kurtulamayacaktır. Bütün îslâm hukuku âlimleri bu hususta ittifak etmişlerdir.
Yine bu mektup, sosyal dayanışmayı organize eden, sosyal adaleti de ihtiva eder. Aynı şekilde bu mektup idarecilerin de adalet prensibine boyun eğmelerini, insanları sindirmek için ve müslümanları zillete düşürmek için tahakkümde bulunmamalarını gerektiren idarî adaleti de ihtiva etmektedir.
Mektup, son olarak, devletin gelirlerinin ölçülü harcanmasına ve devlet mallarının güzelce idare edilmesine işaret edar.
Kısaca, bu mektubu, adaletli' idarecide bulunması gereken bütün adalet sıfatlarım bazan açıkça bazan bir işaretle ifade eder mahiyette bulmaktayız.[66]
Hilafet Şartlarının Dışına Çıkan Halîfenin Durumu
Eğer halife, daha önce zikredilen şartlara sahip değilse, îslâm hukuku âlimlerinin çoğunluğuna göre böyle bir hilafet, peygamber hilafeti sayılmaz. Meselâ: Müslümanların rızası olmadan hilafeti ele geçirmek. Bu rıza ister hilafete geçmeden evvel elde edilen rıza olsun, isterse, İmam Malik, îmam Şafii ve İması Ahmed b. Hanbel'in caiz gördükleri gibi hilafetten sonra elde edilen rıza olsun. Veya çoğunluğun görüşünün aksine, Kureyş kabilesinden olmamak, yahut biat, serbestçe yapılmazsa ya da halife adaletten ayrılırsa, bu durumlarda, îslâm hukuku âlimlerinin çoğunluğu, böyle bir hilafetin, peygamberlik hilafeti sayılamayacağına, sadece bir dünyevî iktidar sayılacağına karar vermişlerdir. Bu nedenle îslâm âlimleri, Hz. Mu-aviye'nin oğlu Yezid'in iktidarına, «Hilafet» dememişler, krallık iktidarı demişlerdir. Bu konuda İbn-i Teymiyye şöyle der: Ehl-i sünnet, Yezid'in, müslüman, cemaatin başında bir kral, diğer Emevîler gibi onun da söz sahibi bir kişi olduğuna inanırlar. İbn-i Teymiyye şöyle devam eder: «Yezid de iktidarında gerçekte halife olmadığı halde insanlar tarafından halifeleştirilen, müslümanlann başına geçmiş krallardan biridir.»
Acaba bu gibi idarecilere itaat etmek gerekir mi, gerekmez mi?
Eğer halifelik şartlarını haiz bir idareci ortada bulunur, insanlar onun çevresinde toplanır ve ona serbestçe biat ederlerse, şüphesiz ki ona herkesin itaat etmesi vaciptir. Çünkü bu kişi gerçekten halifedir.
Buna mukabil, şayet bir kişi zorla iktidarı ele geçirir ve o iktidarı Romalıların yaptığı gibi «Kayserlik» veya Farslann yaptığı gibi «Şahlık» şeklîne sokarsa, böyle bir kişi «zalim» sayılır. Bunun öldürülmesi ve karşısındaki âdil olana yardım edilerek bu zalimin hakka boyun eğdirilmesi gerekir. Bu hususta ALLAH Tealâ şöyle buyuruyor : «Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine saldırmaya devam ederse, saldıran taraf ALLAH'ın hükmüne dönünceye kadar onlarla savaşın. Eğer ALLAH'ın hükmüne dönerse, aralarını -adaletle bulup barıştırın. Her zaman âdil davranın. Şüphesiz ki ALLAH, âdil olanları sever.»[67]
Diğer yandan, halifelik şartlarını haiz olmayan kişiden başka, idareye talip olan âdil bir kişi bulunamazsa, yahut da ondan başkasına, korkarak veya isteyerek biat edilmiş olmazsa, artık şartları haiz olmayana itaat etmek vacip olur.
Hasan-ı Basrî, Emevi krallarına itaat etmenin vacip olduğu hakkında şunları söyler: «Onlar, şu beş işimizi yürütmeyi üzerlerine almışlardır. Cuma namazını kıldırmak, cemaatin birliğini korumak, ganimet mallarını sevk ve idare etmek, sınırlan ve geçitleri koru-. mak. Bunlar, haksız davranıp zulmetseler bile, bunlarsız din ayakta durmaz. ALLAH'a yemin olsun ki, ALLAH Tealâ bunların bozdukları şeylerin çoğunu yine bunlar vasıtasıyla düzeltir.»
Hasan-ı Basıl, başka bir sözünde de şöyle demiştir: «Bu krallar, meydanda at oynatsalar 'da, insanlar onların peşine takılsa da ve günah kalplerine yerleşmiş olsa da, Hakk, bizleri, onlara itaat etmeye mecbur kılar, onlara karşı isyan etmemizi yasaklar ve onların zararlarını tevbe ve dua ile gidermemizi emreder.
Zerkani'nin «Muvatta Şerhi» adlı kitabında şunlar anlatılır.-İmam Malik'in ve ehl-i sünnet çoğunluğunun görüşü şudur: îdareci zulmederse, ona karşı isyan etmektense itaat etmek daha evladır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in aldığı ve içinde; «İşi ehlinden almaya girişmeyeceğiz» ifadesi de bulunan biatin izahını yapan «Muvatta» adlı kitabın sahibi şöyle der: İbn-i Abdil Berr der ki: îşin ehlinin kim olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları, bunların, adaletli davranan, iyilikte bulunan, fazilet sahibi ve dindar olan kimseler olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre, bu sıfatları taşıyan kişiler, işin ehli oldukları için, işin bunların elinden alınmasına girişilemez.
Diğer yandan, günahkâr, saldırgan ve zalimlerin, işin ehli sayılmayacaklarını, ALLAH Tealâ'nm «... Zalimler benim vaadime erişemezler.»[68] buyurduğunu beyan etmişlerdir. Bu görüşü, Mutezile'nin bazı gurupları ve Hariciye mezhebine mensup olanların tümü ileri sürmüşlerdir.
Ehl-i sünnet ise şöyle demiştir: «Asıl olan şudur ki, idareci faziletli, adaletli ve iyiliksever biri olsun. Şayet böyle olmazsa, zalimin zulmüne karşı sabretmek, ona karşı isyan etmekten daha evladır. Çünkü isyanda, güven içinde olmayı bırakıp korkuya düşmek, kan akıtmak, saldırmak ve anarşi mevcuttur. Bu durumlar, zalimin zulmüne ve işlediği günahlara katlanmaktan daha ağırdır. Ana prensipler, akıl ve din, iki zorbanın en güçlüsünün şerrinden emin olmanın daha evla olduğunu ortaya koyar.[69]
İmam Ahmed b. Hanbel, zulme karşı sabretmenin vacip olduğunu, isyan etmenin ve aleyhte bulunmanın caiz olmadığını açıkça ifade etmiştir. İmam Ahmed'in şunları söylediği rivayet edilmiştir. «İdarecinin bayrağı altında, ondan görülen adalet veya zulme sabretmek icabeder. İdareciler zulmetseler dahi, onlara kılıçla karşı konmaz.»
Evet, ehl-i sünnet imamlarından İmam Malik, îmam Şafii ve İmam Ahmed'den nakledilen ve meşhur olan görüş budur.
Fakat İbn-i Teymiyye, şunları anlatır: Halife, adaletli sanılarak, müslümanlann istişaresiyle seçilir de, daha sonra fâsık olduğu ortaya çıkarsa, bu halifeye itaat edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları, böyle bir halifeye itaat etmenin vacip olduğuna ve hilafetinin geçerli sayılacağına karar vermişlerdir. Çünkü bunlara göre; böyle bir halifeye yapılan biat, kişiyi bağlar ve bu husustaki mükellefiyet, üzerinden düşmez. Çoğunluğun tercih ettiği görüş te budur.
Diğer bazılarına göre ise, böyle bir halifeye yapılan biat bozulmuş sayılır, böyle bir kimseye itaat gerekmez. Bu görüş ise azınlığın görüşüdür.
Halife, serbestçe seçilmediği halde kendisine biat edilirse, bu halifenin durumu ihtilaflıdır.
a) Böyle bir halifenin bütün emirleri reddedilir. 'ALLAH'a itaat ettiği hususlarda dahi bu halifeye itaat edilmez. Çünkü bunun idaresi, bir zulüm idaresidir. Zira bu kişi gerçek bir biatla başa gelmemiştir. Haklı olduğu hususlarda dahi buna itaat etmek, zulmü kabullenmektir.
Bu görüş, Haricîlerin görüşüne benzemektedir. Bunun için ehl-i sünnetten bazıları bunu benimsemişse de, çoğunluk bu görüşü tercih etmemiştir.
b) Bölye bir halifeye, haklı olduğu hususlarda itaat edilir, günah işlediği hususlarda itaat edilmez. Bu görüş, şu hadis-i şeriften kaynaklanmaktadır: «ALLAH'a isyanın bahis konusu olduğu yerde kula itaat yoktur.»[70]
Bu görüş, bu mevzuda en güçlü ve sağlam olan ve en çok taraftar bulan görüştür.
c) Serbestçe seçilmeden başa gelen kişi, halifelik makamını işgal ederse, böyle bir kişiye, ALLAH'a itaat etmesi ölçüsünde itaat edilir. ALLAH'a isyan etmesi halinde ise ona itaat edilmez. Şayet, seçimsiz başa gelen kişi, valilik gibi, halifelik makamı haricindeki bir makamı işgal ederse, böyle bir kişiye, haklı olduğu ve adaletli davrandığı hususlarda bile itaat edilmez. Bu görüşte olanlar, halifeliği zorla ele geçirenle, halifelikten başka bir makamı, zorla ele geçiren kişiler, arasında farklı hükümler koymayı, şu gerekçeye dayandırmaktadırlar.
Halifelik makamında olanı değiştirmek, ancak fitne ve fesada sebep olacak bir. hareketle mümkündür. Fitne ise, anarşi doğurur. Bir saatlik anarşi içinde, yıllarca devam eden bir diktatörlük idaresinde vuku bulan zulümden daha çok zulüm meydana gelir.
Fakat, halifelik mevkiinden daha alt derecede bulunanların vazifelerinden alınmaları, fitneye yol açmayacak bir şekilde mümkündür. Özellikle bu hususta halifelik makamında bulunan kimseyle yardımlaşılırsa, iş daha da kolay olur.
İbn-i Teymiyye mutedil görüşü seçerek, seçimsiz iktidara gelen kişiye, adaletli davrandığında itaat edileceğine, günah işlemesi söz konusu olunca da itaat edilmiyeceğine temas ederek şöyle der: «Bütün müslümanlar, ALLAH'a isyan edene itaatin söz konusu olamiya-cağı hususunda ittifak etmişlerdir. Aralarındaki ihtilaf, seçilmeksi-zin başa. gelen kişinin haklı olduğu ve adaletli davrandığı hususlarda itaat edilip edilmiyeceği mesele sindedir.»[71]
Bu anlatılanlardan şu neticeye varılır: Gerçekten peygamber halifesi olan kişiye itaat vaciptir. Eğer bu makama seçilen kişi günah işlerse, bunun halifeliği peygamber halifeliğinden çıkar ve ısırıcı bir iktidar haline gelir. Bu kişi, hiç hilafete seçilmemiş kişi gibi olur. Bu kişi hakkında ulemanın çoğunluğu şu üç karara varmışlardır.
1 — Böyle bir halifeye karşı ayaklanma olamaz. Tâ ki böyle bir ayaklanma hak ve hukukun kaybolmasına, hırs ve tamahın ağır basmasına ve heva ve hevese kapılmaya yol açacak bir fitneye sebep olmasın.
2 — Böyle bir halifeye, günaha vesile olacak herhangi bir hususta itaat edilemez. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde : «Müslüman kişi ALLAH'a karşı günah işlemekle enıredilmedikçe kendisine verilen emri dinlemek ve itaat etmekle mükelleftir. Şayet, ALLAH'a isyanla emredilirse artık onırn dinlemesi ve itaat etmesi söz konusu değildir.»[72] buyurmaktadır.
3 — Zalim bir idareci karşısında hakkı söylemek vaciptir. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Din, nasihattir. Kime nasihattir Ya Resulallah? diye sorulunca, ALLAH için, Peygamberi için ve müslümanlarm imamlarına nasihattir.»[73]
Diğer bir hadis-i şerifte; «En üstün cihad, zalim idareci karşısında hakkı söylemektir.»[74] buyurmuştur.
Şayet müslümanın, hakkı açıkça söylemeye gücü yetmiyorsa, haksızlığı kalben reddetmesi gerekmektedir. Bu da imanın en zayıf derecesidir. Ümnıü Seleme'den, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir. «Yakında başınıza âmirler geçecek.
Siz onların ne yaptıklarını bilir ve hoş görmezsiniz. Kim onları hakkıyla tanırsa kendisini kurtarmış olur. Kim de onların yaptıklarını reddederse selâmete ulaşmış olur. Her kim de bunları hoş görür vo bunlara uyarsa... (Bunlardan olur). Ey ALLAH'ın Resul'ü bunlara karşı savaşmayalım mı? dediler. Peygamber Efendimiz de «Namaz kıldıkları müddetçe hayır.»[75] buyurdu.
Yine Peygamber «Efendimiz (S.A.V.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunur: «Sizler, benden sonra, şahsî menfaatlerin, başkalarının menfaatine tercih edildiğini ve hoş karşılamadığınız işler göreceksiniz. Ö halde ne emredersiniz Ya Resulallah? dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: «Üzerinizde bulunan başkalarına ait hakları ödeyiniz, kendi haklarınızı da ALLAH'dan isteyiniz.»[76] buyurdu.
Yine bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur : «Kimin başına bir vali tayin edilir de, o Vaşi, tayin edilen valinin, ALLAH'a herhangi bir isyanda bulunduğunu görürse; o valinin yaptığı bu isyanı hoş görmesin. Elini de itaatten tamamen çekmesin.»[77]
ALLAH'ım! Sen, idareciyi de, idare edilenleri de ıslah et. Dinin direğini ayakta tut. Müslümanların işini, güçlü ve salih kullara teslim et. Bizleri doğru yola iletecek olan aklı selim sahipleriyle beraber eyle!..[78]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Kont de Kasteri, el-İslâm havatır ve sevanih
[2] el-Müberrîd'in «el-Kâmil» adlı eseri C. 2, Sh. 134. İstikâmet Matbaası Kahire
[3] Müberridin «el-Kâmiî» adlı eseri C. 2, Sh. 135. İstikâmet Matbaası baskısı Kabire/Tarîh-i Taberî C. 5, Sh. 81, Darül Maarif baskısı - Kahire
[4] El-Müberrirl'in «Kâmil» adlı eseri C. 2, Sh. 163
[5] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/71-77.
[6] Al-i İmran suresi, âyet, 97
[7] Maide suresi âyet, 44
[8] Âl-i îmran suresi âyet, 106
[9] Abese suresi âyet, 38-42
[10] En'am suresi âyet, 33
[11] Nehcül Belağa C. 8, Sh. 112, İsa el-Babî el-Halebî baskısı
[12] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/77-80.
[13] Enbiya suresi âyet, 98
[14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/80-82.
[15] Müberrid'in «el-Kamil» adlı eseri C. 2, Sh. 146
[16] İnşikak suresi âyet, 17
[17] «Hikka» Dört yaşına girmiş, üzerine binilecek deve demektir.
[18] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/82-85.
[19] Nur suresi âyet, 11
[20] Müberrid'in «el-Kâmil» adlı eseri C. 2, Sh- 236-237 İsa el-Bâbî el-Halebî baskısı.
[21] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/85-86.
[22] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/86-87.
[23] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/87.
[24] Nur suresi âyet, 4
[25] Şehristani'nin «el-Milel ve en-Nihal» adlı eseri.
[26] Fetih suresi âyet, 1-3
[27] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/87-88.
[28] El-Beyan ve et-Tebyin C. 3, Sh. 204. Abdüsselâm Hanın baskısı - Kahire
[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/88-90.
[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/90-91.
[31] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/91-92.
[32] Efendisi tarafından azad edilen köle ölür de ceride başka mirasçısı bulunmazsa malına, daha önce kendisini azad eden efendisi mirasçı olur.
[33] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/92.
[34] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/92-93.
[35] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/93.
[36] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/94.
[37] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/94.
[38] Müsned, İmam Ahmed İbn-i Hanbel, C. 3, Şft. 129, 183 C. 4, Sh. 421
[39] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/95.
[40] Buhari, Kitabül Ahkâm bab, 2/Müsned, İmam Ahmed b. Hanbel C. 2, Sh. 29, 93, 128
[41] Buhari Kitabül Menalab bab, l/Müslim Kitabül İmare bab; 1, 3/Müsned-i İmam Ahmed C. 1, Sb. 5, 101
[42] Buhari, Kitabül Ahkâm bab; 2-Kitabül Menakıb bab, 2/Darimî, Kitabüssiyer bab; 77
[43] Müslim, Kitabül Mesacid bab, 240/lbn-i Mâce, Kitab el-Cihad bab, 39
[44] Buharî Kitab el-Ahkâm bab, 4/İbn-i Mâce Kitab el-Cihad bab, 39/Müs-ned-i İmam Ahmed C. 3, Sh. 114
[45] Müslim Kitab, el-Hacc bab, 311/Tirmizî Kitab el-Cihad bab, 28/îbn-i Mâce, Kitap el-Cihad; bab, 39/Müsned-i Ahmed b. Hanbel C. 4, Sh. 70
[46] Tirmizî Kitab el-Fiten bab : 48
[47] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/95-98.
[48] Fetih suresi âyet: 10
[49] Mümtahine suresi âyet: 12
[50] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/98-99.
[51] Şura suresi âyet, 38
[52] ÂI-i îmran suresi âyet, 159
[53] Taberî C. 5, Sh. 279 Darül Maarü baskısı. Mısır
[54] Buharî Kitab el-Hudud, bab; 30
[55] Menakib, İbn el-Cevzî Sh. 176
[56] Müslim, Kitab el-İmara bab; 59 Ebu Davud, Kitab es-Sünne bab; 27 Neseî, Kitab et-Tahrim bab; 6 Müsned-i İmam Abmed C. 4, Sh. 161
[57] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/100-107.
[58] Nisa suresi âyet; 135
[59] Müsned, İmam Ahmed b. Hanbel C. 1, Sh. 6
[60] Maide suresi âyet, 8
[61] Abese suresi âyet; 34-36
[62] Adiyat süresi âyet; 9-10
[63] Kehf suresi âyet; 49
[64] Tevbe suresi âyet; 10
[65] Tâhâ suresi âyet; 111
[66] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/107-111.
[67] Hucurat suresi âyet; 9
[68] Bakara suresi âyet; 124
[69] Şerh-i Muvatta, Zerkani, C. 2, Sh. 292
[70] Müsned, İmam Ahmed b. Hanbel C. 5, Sh. 66/ lbn-i Mâce Kitab ei-Cihad bab; 40/Buharî, Kitab eI-Âhâd,bab; l/ Müslim, Kitab el-İmara bab; 39/ Ebu Davud, Kitab el-Ahkâm bab; 87
[71] Minhac es-Sünne, C. 2, Sb. 76, 87
[72] Buharî, Kitab el-Ahkâm bab, 4/Ebu Davud Kitab el- Cihad bab, 87
[73] Buharî, Kitab el-îman bab, 42/Müslim, Kitab el-lman bab, 95/Trimizî Kitab el-Birr bab, 17/Nesaî Kitab el-Bey'a bah, 31
[74] Ebu Davud Kitab el-Melahim bab, 17/Tirmizî Kitab el-Fiten bab, 13/Nesaî, Kitab el-Bey'a bab, 37/lbn-i Mâce; Kitab el-Fiten bab, 20/Ahmed b. Han-bel C. 3, Sb. 19
[75] Müslim, Kitab el-îmara bab, 62, 64/Ebu Davud, Kitab cs-Sünne, bab, 27/ Tirmizî, Kitab el-Fiten, bab, 78
[76] Nesai, Kitab el-îman bab, 17/Ahmed tbn Hanbel C. 6, Sh. 295; Buharî, Kitab el-Fiten bab; 2/Müslim; Kitab el-îmara bab, 34/Nesaî, Kitab el-Bey'a bab, 3/lbn-i Mâce; Kitab el-Cihad bab; 41/Müsned-i îmam Ahmed, C. 2, Sh. 318
[77] Müslim, Kitab el-îmara, bab, 66/Darimî, Kitab el-Rikak; bab, 78/Ahmed bin Hanbel C. 6, Sh. 24
[78] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/111-116.

Şehadet bir tutku bir özlem bize!
Ölüm bir son değil diriliş bize!
|