AkabeForuM
Özel Arama

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

Digg this topic · Save to del.icio.us · Slashdot It · Post to Technorati · Post to Furl · Submit to Reddit · Share on Facebook · Fark It · Googlize This Post · Add to ma.gnolia · Tag to Wink · Add to MyWeb · Add to Netscape
 
Reply to this topicStart new topic
> Hilafet Konusunda Ehl-i Sünnet Mezhebinin Görüşü
SibeVeyh
mesaj Oct 2 2009, 09:54
İleti #1


Ayrıcalıklı Dost
*************

Grup: Admin
İleti: 2,614
Katılım: 21-June 08
Teşekkür Edilme: 460 *
Katılım: 21-June 08
Nereden: nereye
Üye No: 8
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



Hilafet Konusunda Ehl-i Sünnet Mezhebinin Görüşü

Buraya kadar anlatılanlar, doğru yoldan sapanların ve bu sap­ma sebebiyle tek tarafa yönelen ve yöneldiği tarafta saplanıp ka­lanların görüşleridir.

Alevîler, halifeliği, peygamberden intikal eden bir miras ve pey­gamberin, kendisinden sonrakilere yaptığı bir vasiyet saymışlar ve sadece bu görüşü benimsemişlerdir.

Diğerleri ise halifelik hususunda bütün kayıt ve şartları hiçe saymış geniş bir mezhep tutturmuşlardır.

Ehl-i sünnet vel cemaat ise orta yolu seçmiş, Peygamber Efen­dimiz (S.A.V.)'den rivayet edilen «Halifeler Kureyştendir.»[38] hadis-i şerifine sarılaralc, halifenin Kureyş'ten olması hususunda umumiyetle ittifak etmişlerdir. Ehl-i sünnet bu hadisi bir temel kaynak say­mış ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'den sonraki tatbikat da bunu desteklemiştir.

Burada biz, sadece herbiri bir tarafa yönelen çeşitli aşırı görüş­lerin aralarını bulmakla yetinmeyeceğiz, ayni zamanda İslâm siya­seti hakkında İslâm hukukçularının görüşünü de anlatacağız. İslâm hukukçularının görüşleri, Sahabe-i Kiran’dan gelen haberlere Ve müslürnanların bölünmelerinden evvelki tatbikata mutabık olan mu­tedil bir mezheptir.

İslâm ulemasının çoğunluğunu teşkil eden ehl-i sünnet âlimleri, cuma namazlarının kılınmasını sağlayacak, İslâm cemaatini organi­ze edecek, cezaları tatbik edecek, zenginlerden zekâtı toplayıp, lâyık olan fakirlere dağıtacak, hudutları koruyacak, tayin edeceği hakim­ler vasıtasıyla insanlar arasında meydana gelecek ihtilâfları hallede­cek, müslümanları bir araya toplayacak, bölünmeleri ortadan kaldı­racak, dinin bütün hükümlerini tatbik edecek ve Islâmın, gerçekleş­tirilmesini emrettiği faziletli medeniyeti kuracak bir halifenin gerek­liliği hususunda ittifak etmişlerdir.

Evet, mutedil muslümanlar bu hususta ittifak etmişler, İslâm di­ni de ilk gelişinde bu yolu takibederek sağlamlığını muhafaza et­miştir.

Çoğunluğu teşkil eden ehl-i sünnet âlimleri, idarenin, ısırıcı bir iktidar olmayıp peygamberlik hilafeti olarak devam edebilmesi için halifenin şu dört şartı haiz olması hususunda ittifak etmişlerdir. Bu şartlar:

a) Kureyş kabilesinden olmak,

b) Kendisine biat edilmek,

c) İstişare ile seçilmiş olmak,

d) Adaletli davranmaktır.
[39]



a) Kureyş Kabilesinden Olmak:


Ehl-i sünnet âlimleri, halifenin Kureyş kabilesinden olmasını şart koşmuşlardır. Bunun sebebi, Kureyş'in üstünlüğü hakkında ve halifenin onlardan olacağına işaret eden birçok delilin bulunması­dır. Bu delillerden biri de Resulullah (S.A.V.)'den rivayet edilen şu hadistir: «İnsanlardan iki kişi kaldığı sürece bu iş Kureyş'te devam

eder.[40]

Yine iki sahih hadis kitabında Peygamber Efendimiz (S.A.V.) 'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: «İnsanlar bu hususta Kureyş kabilesine tabidirler. Müslümanlar, Kureyş'in müslümanlarma, kâ­firler de Kureyş'in kâfirlerine tâbidir.»[41] Diğer bir hadis-i şerifte Pey­gamber Efendimiz (S.A.V): «însanlar, hayırda da serde de Kureyş'e tabidirler.» buyurmuşlardır. Keza, Buharı Hz. Muaviye'den şu hadi­si rivayet eder: «Resulullah (S.A.V.)'in şunları söylediğini duydum»: «Şüphesiz ki bu iş Kureyş'tedir, Onlar, dini ayakta tuttukları müd­detçe kim onlara düşmanlık ederse ALLAH onu yüzüstü düşürür.»[42]

Şüphesiz ki bu metinler, Kureyş'in üstün olduğunu gösterir. Za­ten Resulullah'm, Kureyş'ten oluşu, fazilet olarak Kureyş'e yeter. Ancak bu deliller, hilafetin sadece Kureyş'e ait olduğunu, başkala­rının halife olamıyacağmı, halifeye boyun eğmek için, onun mutlaka Kureyş'ten olmasını gerektirir mi? Şu bir gerçektir ki, tatbikatta halifeler Kureyş'ten olmuştur. Beni Saide sakifesindeki toplantıda müminler bir araya gelmişler ve Hz. Ebubekir (R.A.)'in konuşma­sından sonra Kureyşli muhacirlerden halife seçmek istemişlerdi, Hz. Ebubekir bu konuşmasında, halifenin Kureyş'ten olması gerek­tiği hususunda herhangi bir hadis metnini delil göstermemiş, şu iki hususu ileri sürmüştür.

aa) Muhacirler ensardan daha üstündür. Kur'an-ı Kerim, önce muhacirleri zikretmiştir. İslâmin ilk zamanlarında güçlük ve saldı­rılara onlar göğüs germişlerdir.

bb) İslâm gelmeden evvel de daha sonra da insanlar arasında Kureyş'in itibarı büyüktür.

îşte bu hususlara işaret ederek Hz. Ebubekir (R.A.) konuşması­nın sonunda şöyle demiştir; «Araplar ancak Kureyş'e boyun eğerler.»

Şüphesiz ki bu sözler Kureyş'in üstünlük sebebini açıklamak­tadır. Kureyş'in üstünlüğü hakkında rivayet edilen hadisler de bu mânâyı ifade etmektedir. Ancak Hz. Muaviye (R.A.)'nin rivayet et­tiği hadis, başka bir mânâ ifade etmektedir. O da, halifelerin Ku­reyş'ten olacağı, Kureyş'ten olmayan herhangi bir kimsenin halife­lik iddia etmesi halinde onu ALLAH'ın yüzüstü düşüreceği mânâsıdır. Fakat bu hadis, meydana gelecek bir hadiseyi haber verme mahiye­tinde midir? Yoksa gelecekte böyle yapılmasını emredici mahiyette midir? Şurası bir gerçektir ki Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'de görülen gerçek halifelik, Kureyş'liler tarafından ifa edilmiştir. Evet, hidayet rehberi bu imamlar, Kureyş kabilesindendi. Diğer yandan zikredilen bu hadis-i şerif, dini ayakta tuttukları müd­detçe hilafetin Kureyş'te olacağını, dini ayakta tutmadıkları takdir­de hilafetin onlardan alınıp dini ayakta tutana verileceğini, dolaylı yolla ifade etmektedir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, zikredilen hadis ve haber­ler, halifeliğin mutlaka Kureyş'e ait olduğunu, Kureyş'ten olmayan­ların halifeliğinin, Peygamberlik halifeliği olmayacağını kesin ola­rak ifade etmez. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in, halifenin Ku­reyş'ten olmasını istediğini ortaya koydukları farzedilse bile bu de­liller, bağlayıcı emir mahiyetinde olmayıp, bilâkis, halifenin Kureyş-ten olmasının daha iyi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü iki sahih hadis kitabında Ebu Zer1 den şu hadis rivayet edilmektedir. Ebu Zer şöyle diyor: «Dostum Hz. Muhammed bana: «Başınıza burnu kesik habeşli bir köle dahi getirilse, onu dinlememi ve ona itaat etmem! emretti.»[43]

Yine Buharî, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in, şöyle buyurdu­ğunu rivayet eder: «Başınıza, kafası kuru üzüm gibi olan habeşli bir köle dahi getirilse onu dinleyin ve itaat edin.»[44]

Sahih-i Müslim'de Ümmü Hüseyin'in Resulullah'dan şunları duyduğu rivayet edilir: «Başınıza, burnu kesik siyah bir köle dahi getirilse, sizi ALLAH'ın Kitabının hükümlerine göre idare ettikçe onu dinleyin ve ona itaat edin.»[45] Bütün bu nasslar, «Bu iş Kureyş'tedir...» hadisiyle karşılaştırıldığı vakit nasslann çoğu, halifeliğin Ku­reyş'e tahsis edilmesini ve Kureyş'ten olmayanın hilafetinin doğ­ru olmayacağını ifade etmemektedir. Bilakis, Kureyş'ten olmayan­ların da halife olabilecekleri muhakkaktır. “Bu iş Kureyş'tedir...» hadis-i şerifi Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in ya gelecekten haber veren mucizelerinden biridir. — Nitekim diğer bir hadis-i şerifte : «Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonra saltanat başlayacak­tır.»[46] buyurmuştur.— Yahut da, bu. hadis-i şerif, halifeliğin Kureyş'ten olmasının daha iyi olduğunu beyan etmektedir. Yoksa Kureyş'ten başkasının halife olamayacağı hükmünü getirmemektedir.

Hz. Ebubekir (R.A.) ve onun gibi düşünen diğer sahabîlerin gö­rüşüne gelince, bunların, halifenin Kureyş'ten olmasını istemeleri, o zaman Kureyş'in daha takva sahibi ve daha güçlü olmasındandır. Şayet bu sıfatlar Kureyş'te bulunmayıpta başkalarında bulunursa, diğer sahabîlerin de ortak olduğu Hz. Ebubekir (R.A.)'in düşüncesi­ne göre hilafetin, Kureyş'ten olmayana verilmesinde bir sakınca yoktur. Zira, madem ki asıl tercih sebebi güçlülük ve takva sahibi olmaktır, o halde bu sıfatlar kimde bulunursa onun.halife olması ca­izdir.

Halifenin Kureyş'ten olması prensibine, bu hususta rivayet edi­len sahih nasslara ve ifade ettikleri mânâlara ve Hz. Ebubekir (R.A.) halife seçilirken üzerinde ittifak edilen prensibe, araştırıcı bir na­zarla bakıldığı zaman, yukarıda anlatılan bu sonuca varılır.[47]



b) Kendisine Biat Edilmek:


Ehl-i sünnet velcemaatin, halifenin seçimi için aradığı ikinci şart; «Ehlül halli veîakd» denilen ileri gelen zevatın, halifeye biat etmeleridir. Yani; «Ehlül halli velakd», ordu ve bütün İslâm cema­ati bir günaha vesile olmadıkça, hoşlarına giden veya gitmeyen bü­tün hususlarda, halifeyi dinleyip ona itaat edeceklerine dair söz ve­rirler, halife de onlara, îslâm ceza hukukunu tatbik edeceğine, İs-lâmm bütün emirlerini yerine getireceğine, adaletli davranacağına, ALLAH'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetinin icabettirdiği şekilde ha­reket edeceğine dair söz verir.

Sahabe-i Kiram, bu usul üzere hareket etmiş ve Resulullah (S. A.VJ'den bunu görmüşlerdir. ALLAH Tealâ'nm, şu âyet-i kerimede beyan buyurduğu gibi, sahabe-i kiram, Resulullah (S.A.V.)'e ağaç altında biat etmişlerdir. «Ey Muhammed, şüphesiz ki sana biat eden­ler, ancak ALLAH'a biat etmişlerdir. AUah'ın kudreti, onların kuvve­tinin üstündedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a olan ahdini yerine getirirse ALLAH ona büyük bir mükâfat verecektir.»[48]. Yine, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Medi­ne'ye hicret etmeye karar verdiği zaman, Medinelilerle biatlaşmış, Mekke'yi fethettiği ve Mekke halkı Resulullah'm emrine girdikleri zaman da Mekke halkıyla biatlaşmıştır. Biat edenler arasmda kadınlar da vardır.Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: «Ey Peygamber*, mümin kadınlar sana gelip, ALLAH'a hiçbir şey ortak koşmamak, hır­sızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup ileri sürmemek ve iyilikler hu­susunda sana karşı gelmemek şatıyla sana biat ederlerse, biatlarım kabul et. ALLAH'dan, onların affedilmelerini iste. Şüphesiz ki ALLAH, gafurdur, rahimdir. Çok affeden ve çok bağışlayandır.»[49] Sahabe-i Kiram, hicret eden sahabîlerin, Medineli ensardan daha üstün ol­dukları kanaatine varınca, Hz. Ebubekir (R.A.)'e biat etmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.), Hz. Ebubekir (R.A.)'e «Uzat elini sana biat ede­yim.» demiş, ondan sonra bütün müslümanlar da, Hz. Ebubekir'e biat etme hususunda; Hz. Ömer'e tâbi olmuşlardır.

Hz. Ebubekir (R.A.) hilafeti Hz. Ömer (R.A.)'e devredince ona biat aldı, ondan sonra bütün müslümanlar Hz. Ebubekir'in biatma uydular. Hz. Osman (R.A.)'m hilafete getirilmesinde de aynı usule uyuldu. Hz. Ömer (R.A.)'in, halifeliğe aday gösterdiği altı kişi ara­sından Hz. Osman (R.A.) seçilince Medine halkı Mescid-i Nebevi'de ona biat ettiler.

Yine Hz. Osman (R.A.)'dan sonra Hz. 'Ali (RA.)'ye de Medine-liler biat etmişlerdir. Biat meselesi, Emevîler döneminde ve Abbasî-lerin ilk halifeleri döneminde devam etmiştir. Sahabe-i Kiram dö­neminde biat, tam bir hürriyet içinde yapılıyor, müslümanlar hali­feye itaati isteyerek kabul ediyorlardı. Fakat, Emevîler döneminde biat, iktidarı zorla kabullendirme ve insanları cebren itaata boyun eğdirme şeklini aldı. Haccac b, Yusuf es-Sakafî ve benzeleri biat et­mek için çeşitli şekiller icad etmişlerdi ve biat ederken, insanlara şunları söyletiyorlardı: «Eğer halifeye itaatten aynlırsam, kölelerim hür ve kadınlarım boş olsun!» Bu gibi şekilleri icad edenler, insan­ları kayıtsız şartsız itaat etmeye zorlamak istiyorlardı. Abbasîlerin, ilk dönemlerinde de her ne kadar Haccac ve benzerlerinin icadet-tikleri, insanları güç durumda bırakan bu çeşit şekiller kullanılmı­yor idiyse de yine de biat zorla almıyordu.

Halk, Ebu Cafer el-Mansur'u zorla biat almakla suçladı. Bunun üzerine Medine valisi, İmam Malik'in, «zorla yemin ettirilenin yemi­ni geçersizdir. Zorla karısı boşattırılanm karısı boş değildir.» şeklin­de fetva vermesine mâni oldu ki, insanlar, halifeye zorla alınan bi-attan ayrılmasın.[50]



c) İstişare İle Seçilmiş Olmak:


Halife seçimindeki şartlardan birisi olan «biat» müessesesini izah ettik. Şimdi ise üçüncü şart olan «istişareyi» izah edelim.

îstişare, halifenin, müslümanlann istişaresiyle başa getirilmesi demektir. Bu şartın temel dayanağı, îslâm nizamının, aslında isti­şareye dayalı olmasıdır. Zira, ALLAH Teaîâ bir âyet-i kerime.de şöyle buyurmaktadır: «Müslümanların işleri, aralarında müşavere ile yü­rütülür...»[51] Yine «... İşlerde onlarla istişare et...»[52] buyurmuştur.

Keza, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), hakkında vahiy inmeyen ve müslümanları ilgilendiren bütün meselelerde ashabı ile istişare­de bulunurdu. Meselâ: Savaşlar ve onlardan elde edilen neticeler hakkında, yönetimle ilgili hususlarda, hakkında nass bulunmayan bütün meselelerde istişarede bulunurdu. Peygamber Efendimiz (S. A.V)'den sonra gelen Hulefa-i Raşîdîn de (R. A.) devamlı istişa­rede bulunurlardı.

Mademki İslâm nizamı aslında istişareye dayanmaktadır, o hal­de halifenin seçimi de istişare ile olmalıdır. Zira, halifeliğin miras yoluyla zorla intikali, islâm nizamının istişare ile yürütülmesine en­gel olur. Çünkü halifeliğin miras yoluyla intikali, istişare ile seçil­me sistemine taban tabana zıttır. Bu sebeple Hz. Muaviye (R.A.)'a yöneltilen en ağır tenkidlerden biri de îslâmî olan istişare usulünü, biat görüntüsü vererek veraset şekline çevirmesidir. Böylece biat, asıl özü olan seçim keyfiyetini kaybederek asıl mânâsından uzaklaş­mıştır.

Hasan el-Basri, Hz. Muaviye'nin iktidarı hakkında şunları söy­lemiştir : «Muaviye'de dört özellik vardır ki, bunlardan sadece biri dahi bulunmuş olsaydı onu helak etmeye yeterdi. Birtakım beyin­sizlerle yardımlaşarak bu ümmete karşı çıkıp müslümanlarla isti­şare etmeksizin hilafeti eline geçirmesi, içki içtiği, sarhoş gezdiği, ipekler giydiği ve tambur çaldığı halde, oğlu Yezîd'i kendisinden son­ra halife tayin etmesi, Ziyad b. Ebîh'inin, babasının cahiliyet döne­minden nikâhsız oğlu olduğunu iddia etmesi, —halbuki Resulullah (S.Â.V.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: «Çocuk, doğdu­ğu döşeğe aittir. Zina edenin cezası ise recmdir (taşlanmaktır.)» — Hucr b. Adîyy'i öldürmesi, Hucr ve arkadaşlarına yaptıklarından do­layı vay haline Muaviye'nin!..[53]

Hz. Ömer (R.A.) biatin, istişare ile yapılmasının gerekliliği hak­kında şöyle buyurmuştur: «Kim bir adama, müslümanlarla istişare etmeksizin biatta bulunursa biat edene artık hiç biat edilmez. Biat edilene de biat edilmez. Kendilerini ölüme sürüklemelerinden kor­kulur.»[54]

Görüldüğü gibi Hz. Ömer (R.A.) kendisinden fetvalar uydura­rak, îslâm ümmetinin isteği ve iradesi dışında bir adama biat eden kişiyi halifelik hakkından mahrum etmektedir.

O halde istişare gereklidir. Biat da müslümanlann istişaresiyle gerçekleşir. Fakat, biat ve istişarenin şekli nasıldır? îstişare ve biat ehli kimlerdir?

Bu soruların cevabı şudur: Kur'an-ı Kerim istişareyi emreder. Sünnet-i seniyye bunun gerekliliğini beyan eder. Fakat, istişarenin şeklini ve istişare ehlini tayin etmez. Bunların tanzimini ve hangi yolla yapılacağını insanlara bırakır. Çünkü istişare, topluluktan top­luluğa, asırdan aşıra ve ülkeden ülkeye değişik şekillerde olabilir. Bir çağda uygun görülen istişare şekli diğer çağ için uygun olma­yabilir. Yine ayni şekilde bir toplum için faydalı görülen istişare şekli, diğer bir toplum için faydalı olmayabilir.

'ALLAH Tealâ, adaletli davranmayı ve istişarede bulunmayı em­retmiş, bu iki yüce emrin en güzel bir şekilde gerçekleştirilmesini insanlara bırakmıştır.

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, halifeyi seçme hususunda müsh'imanlar üç usûl takibetmişlerdir. Şiındi bu usulleri kısmen de olsa açıklığa kavuşturalım.

1 — Herhangi bir kimse tarafından tayin edilme söz konusu ol­maksızın, serbestçe istişare ile halifenin seçilme yolu. Hz. Ebubekir (R.A.) bu yolla seçilmiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) onu hila­fete tayin etmemiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in hastalığı sırasında Hz. Ebu­bekir (R.'A.)'i imamete geçirdiği rivayet edilmektedir. Bazı insanlar, sahabe-i kiramın, Hz. Ebubekir (R.A.)'i hilafete bu sebepten dolayı seçmiş oldukları kan atin dedirler. Bunlar, «Peygamberimiz. Hz. Ebu-bekir'i dinî meselemiz için seçtikten sonra bizim, dünyevî meselele­rimiz için onu seçmemiz daha evladır.» demişlerdir.

Bu olaydan çıkarılan hüküm doğru olsa dahi bu, bir tayin de­ğildir. Hernekadar Hz. Ebubekir (R.A.)'in üstünlüğüne va sahabe-i kiram arasında büyük bir mevkii olduğuna işaret ediyorsa da...

Bizim, bu hadiseyi halifeliğe tayin şeklinde anlamamız doğru de­ğildir. Çünkü tayin edildiğine dair ne bir açıklık vardır, ne de kesin bir delildir.

Diğer taraftan, Hz. Ebubekir'in halife seçildiği Benî Saide saki-fesindeki toplantıda Hz. Ebubekir'in imamete geçirilişinden hiç bah­sedilmemiştir. Bununla beraber, belki de Hz. Ebubekir'in imamete geçirilişi, Hz. Ömer'in, elini uzatarak ona biat etmesinden sonra, in­sanların, Hz. Ömer'i takip etmelerine ve Kz. Ebubekir'in halifeliği­ne razı olmalarına sebep olmuştur. Fakat durum ne olursa olsun, Hz. Ebubekir (R.A.)'in halife seçilişinin, Peygamber Efendimiz (S. A.V.)'in'tayini ile olmadığında ittifak edilmiştir.

2 — Halifenin, akrabası olmayan kişiyi, kendisinden sonra hi­lafete aday göstermesi yolu. Bu usul, Hz. Ebubekir'in Hz. Ömer'i aday göstermesinde takibedilmiştir. Şüphesiz ki bu, Hz. Ebubekir tarafın­dan yapılmış sadece bir tekliften ibaretti. Bağlayıcı bir yönü yok­tu. O dönemde müslümanlar Arap ülkelerinde görülen dinden dön­me hadiselerini görmüşler, îslânı orduları cihad için çeşitli yönlere dağılmışlardı. Bu sebeple Hz. Ebubekir (R.A.) Beni Saîde sakifesin-deki toplantıda görüldüğü gibi müslümanlann hilafet hakkında ih­tilâfa düşeceklerinden korktu ve kendisiyle herhangi bir kan ve hı­sımlık bağı bulunmayan Hz. Ömer'i hilafete teklif etti. Bu teklifin arkasında Hz. Ömer'in dinine ve müminlere karşı samimi oluşundan başka bir neden yoktu. Evet, Hz. Ebubekir'i bu teklifi yapmaya sev-keden sebep sadece bu idi...

Hz. Ebubekir'in teklifinden sonra müminler, onunla bu mesele­yi derinlemesine tartıştılar. Hz. Ebubekir'in haklı olduğunu anlayın­ca, kendi istekleriyle, herhangi bir zorlama olmadan serbestçe Hz. Ömer (R.A.) 'e biat ettiler.

3 — Halifenin, insanlar arasında ileri gelen üç veya daha fazla sayıda kişiye aralarından birini halife seçmeleri için hilafet mese­lesini havale etmesi yoludur.

Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)'in herhangi bir kimseyi halife seçmediğini ve Hz. Ebubekir'in, onû hilafete aday gösterdiğini gö­ren Hz. Ömer (R.A.) şunları söylemiştir. «Eğer, herhangi bir kim­seyi hilafete aday göstermezsem yanlış bir iş yapmış olmam. Çünkü benden hayırlı olan Hz. Peygamber de .kimseyi tayin etmemiştir. Şayet, herhangi bir kimseyi hilafete aday gösterirsem yine yanlış bir iş yapmış olmam. Çünkü benden daha hayırlı olan Hz. Ebubekir ay­nı işi yapmıştır.»

Evet, Hz. Ömer, orta yolu seçmiştir. Hilafet meselesini, istişare ile aralarından birini seçecek olan altı kişiye havale etmiştir. Bu altı kişi, aralarından Hz. Osman (R.A.Vı seçtiler. Ondan sonra halk, Hz. Osman'a biat etti.

Hz. Ömer'in, altı kişiye, istişare ile aralarından birini halife seç­melerini havale etmesi, bir tayin olmyaıp, sadece bir teklif idi. Zira, eğer müslümanlar biat etmemiş olsalardı. Hz. Osman halife olamaz­dı. Çünkü sadece teklifle halifelik elde edilmez. Halifeliğin gerçek­leşmesi için serbest ve sağlıklı bir seçimi ifade eden biatin var ol­ması lâzımdır. Bağlılık ve önderlik te ancak biatla mümkündür.

İbn-i Hazm şöyle der: «Halifeyi başa getirmenin yolu, bu say­dığımız üç yodlan ibarettir. Başka bir yolun icat edilmesi caiz değildir. Aksi takdirde sahabe-i kiramın, üzerinde ittifak ettikleri pren­siplerden ayrılmış olunur. Zira, sahabe, halife seçiminde bu üç yolu kabul etmiş ve buna razı olmuştur. Bu sebeple bu üç yol üzerinde icma meydana gelmiştir.» Şurası bir gerçektir ki sahabe-i' kiram, kendi dönemlerinde istişare ile halifenin seçimi esasının bu üç yol­la gerçekleşebileceği kanaati ile bu yollara başvurmuşlardır. Diğer asırlarda ise, İslâm ümmetinin görüşlerini daha açık bir şekilde or­taya oyabilecek ve ALLAH'ın hükümlerini tatbik edecek halifesini seçmede, daha uygun görülecek başka bir yola başvurmasına her­hangi bir engel yoktur.

îşte, sahabe-i kiramın izlediği üç usul budur. Burada hatıra şu iki soru gelmektedir.

aa — Sahabe-i kiram döneminde istişare ehli kimdi?

bb — Şayet, istişare yapılmaksızın haiife seçilir de sonradan onun halifeliğine muvafakat edilirse- bu "halifeye itaat gerekli midir? Birinci soruya cevap vermek için sahabe-i kiramın davranışla­rına ve vardıkları sonuçlara başvurmamız gerekir. Bu sebeple deriz ki: Hz. Ebubekir'i, Muhacir ve Ensardan meydana gelen Medine hal­kı seçmiştir. Hz. Ömer'i ve Hz. Osman'ı seçenler de bunlardır.

Medine halkına böyle bir hakkın tanınmasının birtakım meşru sebepleri vardı. Çünkü Medine îslâmm yuvasıydı. Medineliler de îs-lâm dâvasının koruyucuları idiler. Diğer Arap' bölgelerinde ise îs-lâm henüz yerleşmemişti. Resulullah (S.A.V.Vin vefatını müteakiben, Mekke ve Medine'nin haricindeki şehirlerde, dinden dönme ha­diselerinin bulunuşu buna bir delildir.

Evet, Peygamber (S.A.V.)'imizin vefatından sonra Araplardan birçoğu'dinden çıktı. Bu felaketten tam olarak, sadece Mekke ve Me­dine kurtuldu. Resululîah (S.A.V.). vefat ettikten sonra, meselenin ciddiyetini düşünen müslümanlar, artık, İslama karşı gelmeyi ve on­dan sıyrılıp çıkmayı düşünen bedevileri halife seçimine ortak ede­mezlerdi. Hz. Ömer ve Hz. Osman döneminde hernekadar müslüman Araplar, mücahid ve savaşçılar olarak çeşitli bölgelere yayılmış idiy­seler de, herhangi bir bölgede tam olarak yerleşmiş değillerdiki, o bölgeninde biat'a ortak olmaya hakkı olsun.

Hz. Ali (R.A.)'nin dönemi gelince müslümanlar bazı bölgeler­de tamamen yerleşmişlerdi. Meselâ Şam'da çok miktarda, Basra, Kü­fe ve Mısır'da ise belli nisbetlerde müslümanlar bulunuyordu. Bu­nunla beraber, Hz. Ali'yi hilafete, sadece Medineliler seçmişlerdi. Hz. Ali (R.A.) de müslümanların nizam ve intizamlarını korumak için bunu mecburen kabul etti ve sadece Medinelilerin biatıyla yetinme zorunda kaldı. Belkide Hz. Ali (R.A.) diğer ülkelerde yerleşen müs­lümanların çoğunun dinden çıkan mürtedlerden arta kalanlar ol­dukları kanaatinde idi. Üstelik, İslâm nizamı bu ülkelerde henüz oturmamıştı. Seçme hakkını bunların tamamına vermenin imkânı yoktu. Cahiliyyet taassupları buralarda yeniden canlanmıştı.

Yine, seçim hakkını herkese vermek, Arap olmayanların da se­çime katılmalarını gerektirdiği için, umumi mahiyette bir seçim sis­temi hazırlamak gerekiyordu. Çünkü İslâm ülkelerinde, Arap olma­yan müslümanlar, büyük bir çoğunluğu teşkil etmekte idi. Genel bir seçim sistemi hazırlamak ise, ancak işlerin istikrara kavuşmasından, biatin tamam olmasından ve ortalığın sükûnete kavuşmasından sonra mümkündü. "Ancak bu yolla işler yoluna girebilirdi.

Ne var ki, Hz. Muaviye, hidayet önderi Hz. Ali (R.A.) 'ye, düşün­düğü planları uygulama imkânı bırakmadı. Hz. Ali'ye yapılan biata karşı savaş açtı. Müslümanlara karşı çıktı. Ona biat edenleri suç­ladı. Daha önce biat ettikleri halde sonradan Hz. Ali'ye karşı çıkan kimseler buldu. Böylece iş karmakarışık oldu.

Belki de bazı Arapları karşı tavır almaya sevkeden hususlardan biri de istişarenin, sadece Medinelilerle yapılmış olmasıydı. Aslmda bu, Hz. Ali (R.A.) için kaçınılmaz bir yoldu. Medine'nin çevresi, fit­ne çıkarmak için yola çıkan ordularla kuşatılmış bir durumda iken, Hz. Ali'nin, Mısır, Şam, Irak ve Fars'da bulunan ve müslümanların ileri gelenleri olan 'Arapların biat hakkındaki görüşlerini almak için beklemesi makul değildi. Yine, halifeyi seçme hakkı, umuma ait \ ir hak haline getirildikten sonra, Arap olmayan müslümanları bu hak­tan mahrum etmek doğru olmazdı. Bu sebeple Medine'nin dışında bulunan şehirlerdeki müslümanların ileri gelenlerini teşkil eden Arapların biat etmeleri yeterli idi. Artık onlarla istişareye gerek yok­tu. Nitekim Şam hariç bütün şehirler Hz. Ali'nin hilafetini kabul edip, biat ettiler. Hz. Muaviye'nin de, Islâmm menfaatini, çoğunluğun gö­rüşünü ve Hz. Ali (R.A.)'nm üstünlüğünü gözönünde bulundurarak onun halifeliğini kabul etmesi gerekirdi.

Aslında Hz. Ali (R.A.)'nin, o dönemde müslümanların önderi olduğu münakaşa gotürmezdi. Zamanımızın deyimiyle «Günün ada­mıydı. Ne var ki iktidar hırsı, Arap ırkçılığı ve cahiliyet kinleri ha­rekete geçti...

Bize düşen; «Lâ havle ve la kuvvete illa billan» demektir.

İstişaresiz başa geçen âmire itaat etme meselesini içine alan ikinci sorunun cevabına gelince deriz ki; İslâm hukukçularının ço­ğunluğuna göre, müslümanların halifesinin bulunmadığı bir zaman­da halife olma şartlarını haiz herhangi bir insan müslümanların ida­resini ele geçirir, insanlar arasında adaleti sağlar, insanlar da ona rıza gösterir ve biat ederlerse, artık o kişi halife sayılır. «Medarik” adlı- kitapta şunlar zikredilir . îbn-i Nâfî diyor ki; «İmam Malik, harameyn (Mekke-Medine) halkının biatinin bütün müslümanları bağlayacağı kanaatinde idi.»

Bu sözler, İmam Malik'in, halifenin seçimindeki görüşünü ifa­de etmektedir. İmam Malik, döneminde örnek halife olarak Ömer b. Abdülaziz'i görürdü. Ömer b. Abdülaziz, istişare ile seçilmiş değil­di. Fakat, hilafete geldikten sonra adaleti sağladı, haksızlıkları gi­derdi ve dolayısıyle gerçek halife oldu. Anlaşıldığı gibi İmam Ma-lik'e göre biatdan önce halifenin seçimi şart olmadığı gibi biat da şart değildir. İnsanların rıza göstermesi ve halifenin, hakkı ayakta tutması kâfidir.

İmam Şafii (R.'A.)'de aynı görüşü paylaşıyor ve halifenin başa geçmesinden sonra halkın rıza göstermesini yeterli buluyordu.

İmam Şafii'nin talebesi Harmele, Şafii'nin şöyle söylediğim ri­vayet eder. «Kılıç zoruyla hilafeti eline geçiren ve insanların, çev­resinde toplandığı Kureyş kabilesine mensup olan her kişi halifedir.» Evet Şafii, halifenin Kureyş kabilesinden olmasına, adaleti sağlama­sına ve insanların ona rıza göstermelerine itibar eder. İnsanlar ha-

lifeden, ister başa geçmeden evvel razı clsunlar, isterse başa geçtikten sonra...

İmam Ahmed (R.A.) risalelerinin birinde şu açıklamada bulu­nuyor: «Kim hilafete geçer, insanlar da onun etrafında toplanır ve ona rıza gösterirlerse o, halifedir. Kim de kılıç zoruyla müslüman-ları sindirerek kendisini halife ilân ederse o da halifedir. îster gü­nahkâr olsunlar, isterse muttaki olsunlar halifeler ile birlikte cihad etmek kıyamete kadar bakîdir.»

İmam Âhmed, diğer bir sözünde şöyle demektedir: «Kim insan­ların, çevresinde toplandıkları, zorla veya rızalarıyla halifeliğini ka­bul ettikleri halifelerden birine karşı çıkarsa, bu kişi, İslâmm birlik ve beraberliğini zedelemiş ve Resulullah (S.A.V.)'den rivayet edilen hadislere muhalefet etmiştir. "Karşı çıkan kişi, bu haliyle ölürse ca-hiliyet ölümüyle ölmüş olur.[55]

Evet, îslâm hukuku âlimlerinin çoğunluğunun görüşü budur. Bunlara göre, başta adaletli davranma olmak üzere, bütün halifelik şartlarını haiz bir kişinin, hilafeti zorla ele geçirmesi halinde o kişi halifedir. .

Hilafette aranılan şartlara bu durumda, şu iki şartı da ilave et­memiz gerekir. Hilafeti zorla eline geçirdikten sonra halifeliğine rı­za gösterilen kişinin halife sayılacağını kabul eden, mezhep sahibi büyük imamlar, elbette ki şu iki şartı daima gözönünde bulundur­muşlardır.

aa) Ortada başka bir halifenin bulunmaması. Zira ortada ada­letli, insanların rıza gösterdiği bir halife bulunursa, kendisini hali­fe ilân eden ikinci kişi isyankâr sayılır. Onunla savaşmak hatta onu öldürmek gerekir. Çünkü, Peygamber Efendimiz .(S.A.V.) bir ha-dis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: «İşiniz bir adamın üzerinde toplandığı halde, kim size gelir de, birlik ve beraberliğinizi parçala­mak isterse onu öldürün.»[56]

bb) Seçme ve seçilme imkânlarının bulunmaması. Meselâ : 'Ace­le etmeyi gerektiren, harp halinde, imamın ölmesi gibi. Şayet, isti­şareden ve istişare neticesinde halifeyi seçmekten alıkoyan bu âcil durumlar bulunmazda, kişi kendisini zorla halife kabul ettirecek olursa hakkaniyete, dayanan İslâm prensiplerine karşı çıkarak gü­nahkâr olur. Eğer meşruiyetine cevaz verecek herhangi bir sebep bulunmaksızın her zorbaya kapılar açılırsa, istişare müessesesi kö­künden yıkılmış olur. Geçmişte olduğu gibi, hilafet meselesi idare­cilerin arasında uzun çekişmelere ve müslümanlarm işlerinin sahip­siz bırakılmasına sebep olur.[57]



d- Adaletli Davranmak:


Peygambere halife olacak kişide bulunması gereken bir diğer vasıf ise, adaletli olmaktır. Şartların en önemlisi de budur.

Halifede bulunması istenen adalet, her çeşit adaleti içine alan geniş mânâda bir adalettir. Adalet duygusu halifeye hâkim olmalı­dır. Halife herhangi bir kimseyi akrabası olduğu için tercih etme­meli veya hoşuna gittiği için herhangi bir kimseyi himaye etmeme­li ve sevmediği bir kişiyi de kendsinden uzaklaştırmamalıdır. Bu hu­susta ALLAH Tealâ şöyle buyurmaktadır: «Ey iman edenler, ALLAH için şahitlik ederek adaleti ayakta tutanlar olun. Kendiniz veya ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa. Hakkında şahitlik yapaca­ğınız kimse zengin de olsa, fakir de olsa. ALLAH onlara daha yakın­dır. Adaleti yerine getirebilmek için heva ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, şüphe yok ki ALLAH, yap­tıklarınızdan, haberdardır.»[58]

Halifenin adaletli davranması, işi ehline vermesini, adaletli ve merhametli davrananlara vazife vermesini gerektirir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) valileri seçme hususunda titiz davranarak şöy­le buyurmuştur: «Kim, müslümanlarm bir işini üzerine alır da adam kayırarak birini onların başında vazifelendirirse, ALLAH'ın laneti o kişinin üzerinedir. ALLAH onun ne tevbesini, ne de fidyesini kabul eder.»[59]

Halifenin, düşmanlara karşı dahi adaletli davranması, onun ada­letinin gereğidir. İslâmm getirdiği adalet;

a) Hususi değil, umumidir. Hem dosta hem de düşmana tatbik edilir. Bunun içindir ki, ALLAH Tealâ şöyle buyuruyor: «... Bir kav­me olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketraesin. Adaletli olun. Çünkü o, takvaya daha yakındır..»[60]

b) İslâmın adaleti, kanun önünde eşitliği sağlar. îslâmî hüküm­lerin bütün fertlere eşit şekilde tatbik edilmesini emreder. Öyle ki, bütün îsîâm hukuku âlimleri, halifenin dahi bir cinayet işlediğinde kısasa tâbi olacağına, îslâm ceza hukukunun yasakladığı herhangi bir fiili işlediği takdirde cezaî müeyyidenin ona da uygulanacağına hükmetmişlerdir. Halifeden daha alt seviyede bulunan valiler için de, tabii olarak aynı şey söz konusudur.

c) İslâmın adaleti, sosyal dayanışmayı organize eden sosyal adaleti de kapsamaktadır.

d) Yine îslâm adaleti, her çalışana iş temin etme, âciz olanla­ra yardımda bulunma gayesini güden iktisadî adaleti de sağlamak­tadır. Böylece herkes için fırsat eşitliği gerçekleşmiş olur.

Bunun içindir ki, Hz. Ömer (R.A.) Irak, Mısır ve Şam'ı fethettik­ten sonra topraklarını, oraları fetheden gazilere dağıtmamış, yerli halkın elinde bırakmıştır ki servet, sadece zenginlerin elinde dönüp duran bir nimet olmasın.

Yine, îmam Malik (R.A) madenlerin mülkiyetinin devlete ait olduğuna, fertlere ait olamıyacağına dair hüküm vermiştir.

Halife Ömer b. Abdülaziz, Hasan-ı Basrî (R.A.) 'den, adaletli bir halifenin vasıflarını saymasını istemiş, Hasan-ı Basrî de ona şunları yazmıştır:

«Ey müminlerin emiri! Şunu bil ki, ALLAH Tealâ, adaletli halife­yi, her yoldan çıkanı yola getiren, her haksızın haksızlığına engel olan, her bozulanı düzelten, her zayıfa güç veren, her mazlumun hakkını koruyan, her yardıma koşana el uzatan bir kimse kılmıştır.

Ey. müminlerin emiri! Adaletli bir halife, yanındaki devesini en güzel otlaklarda otlatan, onu, uçuruma düşecek yerlerden uzak tu­tan, yırtıcı hayvanlardan koruyan, sıcak ve soğuğun şiddetinden muhafaza eden, merhametli bir çobana benzer.

Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, çocuklarını küçük iken beslemeye çalışan, büyüdükten sonra eğiten, hayatta iken çalışıp kazanarak ölümünden sonra onlara mal bırakmaya çalışan şef­katli bir babaya benzer.

Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, çocuğunu karnında güç­lüklerle taşıyan, daha sonra onu güçlüklerle doğuran, bebek iken ihtimamla besleyen, ağladığında telaşa kapılıp, sustuğunda onunla beraber sükûnet bulan, emzirilmesi icabettiği zamanlarda onu emziren, emzirmenin fayda vermiyeceği zamanlarda ise onu sütten ke­sen, çocuğunun afiyette oluşuyla sevinen, şikâyetinden ızdırap du­yan, şefkatli, ince ruhlu, hassas bir anneye benzer.

Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, yetimler için vasiyet­te bulunan ve yoksullara himayeci olan, onları küçükken büyütüp, büyüdükten sonra maddî ihtiyaçlarım karşılayan bir koruyucuya benzer.

Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, vücuttaki organlar için­de kalbe benzer. Kalb düzgün olunca diğer organlar da düzgün olur. Kalb bozulunca diğer organlar da bozulur.

Ey müminlerin emiri! Adaletli bir halife, ALLAH ile kulları ara­sında bir vasıtadır. ALLAH'ın emirlerini dinler, kullarına dinletir. Al­lah'ı görüyormuş gibi ona itaat eder ve kullarını da itaat ettirir. Al­lah'a boyun eğer, kullarını da boyun eğdirir.

Ey müminlerin emiri! Sakın, şu köle gibi olma ki, efendisi ken­disine herşeyi emanet eder, kendisinden malını ve çoluk çocuğunu muhafaza etmesini ister, fakat köle, efendisinin malını saçar savu-rur, çoluk çocuğunu sokaklarda bırakır, böylece efendisinin ailesi.

Ey müminlerin emiri! îyi bil ki ALLAH Tealâ, îslâm ceza sistemi­ni gönderdi ki, bununla ahlâksızlıklara ve hayasızlıklara mâni ol­sun. Bu sistemin hükümlerini yürütmeyi üstüne alan kişinin, bu gi­bi çirkin şeyleri işlemesi hiç doğru olur mu?

Yine ALLAH Tealâ; kullarının hayatını korumak için katillerin kısasen öldürülmeleri hükmünü göndermiştir. Kısas hükmünü uy­gulayacak kişinin, insanları haksız yere öldürmesi hiç doğru olur mu?

Ey müminlerin emiri! Ölümü ve ölümden sonrasını hatırla. Ölüm anındaki taraftarlarının azlığını ve ölüme karşı sana yardım edecek­lerin kıtlığını düşün. Ölüm ve ölümden sonra gelecek en korkunç gün için hazırlık yap.

Ey müminlerin emiri! îyi bil ki senin, şu anda, içinde yaşadığın yerinden başka bir yerin vardır. Orada uzun zaman kalacaksın. Dost ve ahbaplarından ayrı düşeceksin. Seni sevenler, seni o yerin dibinde yalnız başına bırakacaklardır. O halde orada sana arkadaş­lık edecek şeyleri hazırla. «O gün kişi, kardeşinden, anasından, ba­basından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır.[61]

Ey müminlerin emiri! «Kabirlerdeki ölüler diriltilip çıkarıldığı ve kalblerde olanlar açığa çıkarıldığı zaman...»[62] sırlar ortaya çı­kacaktır, Amel defteri «Küçük-büyük hiçbirşey bırakmadan herşeyi sayar.»[63]

Ey müminlerin emiri! Şimdi sana mühlet verilmiştir. Ecel gel­meden, ümit kapıları kapanmadan, sakın ey müminlerin emiri, cahiliyyet hükmüyle hüküm verme! Müminlere karşı zalimler gibi davranma! Güçlüleri zayıflara musallat etme! Çünkü o güçlüler «Bir mümin hakkında ne bir yemin gözetirler ne de bir vaad.»[64] Ak­si takdirde hem kendi günahlarını hem de başkalarının günahını yüklenirsin. Hem kendi yükünü hem de başkalarının yükünü sırt­lamış olursun.

Senin yoksul kalmana sebep olacak şeylerle zevkü safa sürenler ve senin, âhirette erişeceğin nimetlerin kaybolmasına vesile olacak şeyleri dünyada yiyenler seni aldatmasın. Bugünkü kuvvetine değil, yarınki kuvvetine bak. Yarın seri, ölümün pençesinde esir olacaksın. Meleklerin ve peygamberlerin de toplu olarak bulundukları, ALLAH'ın huzuruna varacaksın. O gün bütün yüzler, diri ve yarattıklarının işini yürüten ALLAH'a dönmüştür.[65]

Ey müminlerin emiri! Hernekadar ben, öğütlerimle, benden ön' ce geçen akıllı insanların verdikleri öğütlere erişemediysem de, elim­den gelen nasihat ve şefkati esirgemedim. Sen, beni bu mektubumla, sevgilisinin sıhhat ve afiyete kavuşmasını ümit ederek, ona, hoşlan­madığı ilaçları sunan bir tedavici kabul et.

ALLAH'ın selâmı, rahmeti ve nimetleri, üzerine olsun ey mümin­lerin emiri.»

Bu fevkalâde kıymetli mektupta; o, takva sahibi tabiin'in, ada­letli halifede bulunması gereken bütün adalet ilkelerini zikrettiğini görmekteyiz. Öyle ki, mektup, Kur'an-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyyenin beyan ettiği hükümlere, sadece idare edilenlerin değil, idare edenlerin de boyun eğmelerini gerektiren hukuki adaleti ihtiva et­mektedir. Halife, bir suç işlediğinde cezadan muaf tutulamyaacak, herhangi bir kimsenin vücuduna bir zarar verdiğinde kısas yoluyla aynı zararın kendi vücuduna da verilmesinden kurtulamayacaktır. Bütün îslâm hukuku âlimleri bu hususta ittifak etmişlerdir.

Yine bu mektup, sosyal dayanışmayı organize eden, sosyal ada­leti de ihtiva eder. Aynı şekilde bu mektup idarecilerin de adalet prensibine boyun eğmelerini, insanları sindirmek için ve müslümanları zillete düşürmek için tahakkümde bulunmamalarını gerektiren idarî adaleti de ihtiva etmektedir.

Mektup, son olarak, devletin gelirlerinin ölçülü harcanmasına ve devlet mallarının güzelce idare edilmesine işaret edar.

Kısaca, bu mektubu, adaletli' idarecide bulunması gereken bü­tün adalet sıfatlarım bazan açıkça bazan bir işaretle ifade eder ma­hiyette bulmaktayız.[66]



Hilafet Şartlarının Dışına Çıkan Halîfenin Durumu


Eğer halife, daha önce zikredilen şartlara sahip değilse, îslâm hukuku âlimlerinin çoğunluğuna göre böyle bir hilafet, peygamber hilafeti sayılmaz. Meselâ: Müslümanların rızası olmadan hilafeti ele geçirmek. Bu rıza ister hilafete geçmeden evvel elde edilen rıza olsun, isterse, İmam Malik, îmam Şafii ve İması Ahmed b. Hanbel'in caiz gördükleri gibi hilafetten sonra elde edilen rıza olsun. Veya ço­ğunluğun görüşünün aksine, Kureyş kabilesinden olmamak, yahut biat, serbestçe yapılmazsa ya da halife adaletten ayrılırsa, bu du­rumlarda, îslâm hukuku âlimlerinin çoğunluğu, böyle bir hilafetin, peygamberlik hilafeti sayılamayacağına, sadece bir dünyevî iktidar sayılacağına karar vermişlerdir. Bu nedenle îslâm âlimleri, Hz. Mu-aviye'nin oğlu Yezid'in iktidarına, «Hilafet» dememişler, krallık ik­tidarı demişlerdir. Bu konuda İbn-i Teymiyye şöyle der: Ehl-i sün­net, Yezid'in, müslüman, cemaatin başında bir kral, diğer Emevîler gibi onun da söz sahibi bir kişi olduğuna inanırlar. İbn-i Teymiyye şöyle devam eder: «Yezid de iktidarında gerçekte halife olmadığı halde insanlar tarafından halifeleştirilen, müslümanlann başına geç­miş krallardan biridir.»

Acaba bu gibi idarecilere itaat etmek gerekir mi, gerekmez mi?

Eğer halifelik şartlarını haiz bir idareci ortada bulunur, insan­lar onun çevresinde toplanır ve ona serbestçe biat ederlerse, şüphe­siz ki ona herkesin itaat etmesi vaciptir. Çünkü bu kişi gerçekten halifedir.

Buna mukabil, şayet bir kişi zorla iktidarı ele geçirir ve o ikti­darı Romalıların yaptığı gibi «Kayserlik» veya Farslann yaptığı gibi «Şahlık» şeklîne sokarsa, böyle bir kişi «zalim» sayılır. Bunun öl­dürülmesi ve karşısındaki âdil olana yardım edilerek bu zalimin hakka boyun eğdirilmesi gerekir. Bu hususta ALLAH Tealâ şöyle bu­yuruyor : «Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine saldırmaya devam ederse, saldıran taraf ALLAH'ın hükmüne dönünceye kadar onlarla savaşın. Eğer ALLAH'ın hükmüne dönerse, aralarını -adaletle bulup barıştırın. Her zaman âdil davranın. Şüphesiz ki ALLAH, âdil olanları sever.»[67]

Diğer yandan, halifelik şartlarını haiz olmayan kişiden başka, idareye talip olan âdil bir kişi bulunamazsa, yahut da ondan başka­sına, korkarak veya isteyerek biat edilmiş olmazsa, artık şartları ha­iz olmayana itaat etmek vacip olur.

Hasan-ı Basrî, Emevi krallarına itaat etmenin vacip olduğu hak­kında şunları söyler: «Onlar, şu beş işimizi yürütmeyi üzerlerine al­mışlardır. Cuma namazını kıldırmak, cemaatin birliğini korumak, ganimet mallarını sevk ve idare etmek, sınırlan ve geçitleri koru-. mak. Bunlar, haksız davranıp zulmetseler bile, bunlarsız din ayak­ta durmaz. ALLAH'a yemin olsun ki, ALLAH Tealâ bunların bozdukları şeylerin çoğunu yine bunlar vasıtasıyla düzeltir.»

Hasan-ı Basıl, başka bir sözünde de şöyle demiştir: «Bu kral­lar, meydanda at oynatsalar 'da, insanlar onların peşine takılsa da ve günah kalplerine yerleşmiş olsa da, Hakk, bizleri, onlara itaat etmeye mecbur kılar, onlara karşı isyan etmemizi yasaklar ve on­ların zararlarını tevbe ve dua ile gidermemizi emreder.

Zerkani'nin «Muvatta Şerhi» adlı kitabında şunlar anlatılır.-İmam Malik'in ve ehl-i sünnet çoğunluğunun görüşü şudur: îdareci zulmederse, ona karşı isyan etmektense itaat etmek daha evladır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in aldığı ve içinde; «İşi ehlinden alma­ya girişmeyeceğiz» ifadesi de bulunan biatin izahını yapan «Muvatta» adlı kitabın sahibi şöyle der: İbn-i Abdil Berr der ki: îşin ehli­nin kim olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları, bunların, ada­letli davranan, iyilikte bulunan, fazilet sahibi ve dindar olan kimse­ler olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre, bu sıfatları taşıyan kişiler, işin ehli oldukları için, işin bunların elinden alınmasına girişilemez.

Diğer yandan, günahkâr, saldırgan ve zalimlerin, işin ehli sayıl­mayacaklarını, ALLAH Tealâ'nm «... Zalimler benim vaadime erişemezler.»[68] buyurduğunu beyan etmişlerdir. Bu görüşü, Mutezile'nin bazı gurupları ve Hariciye mezhebine mensup olanların tümü ileri sürmüşlerdir.

Ehl-i sünnet ise şöyle demiştir: «Asıl olan şudur ki, idareci fa­ziletli, adaletli ve iyiliksever biri olsun. Şayet böyle olmazsa, zalimin zulmüne karşı sabretmek, ona karşı isyan etmekten daha evladır. Çünkü isyanda, güven içinde olmayı bırakıp korkuya düşmek, kan akıtmak, saldırmak ve anarşi mevcuttur. Bu durumlar, zalimin zul­müne ve işlediği günahlara katlanmaktan daha ağırdır. Ana pren­sipler, akıl ve din, iki zorbanın en güçlüsünün şerrinden emin olma­nın daha evla olduğunu ortaya koyar.[69]

İmam Ahmed b. Hanbel, zulme karşı sabretmenin vacip oldu­ğunu, isyan etmenin ve aleyhte bulunmanın caiz olmadığını açıkça ifade etmiştir. İmam Ahmed'in şunları söylediği rivayet edilmiştir. «İdarecinin bayrağı altında, ondan görülen adalet veya zulme sab­retmek icabeder. İdareciler zulmetseler dahi, onlara kılıçla karşı konmaz.»

Evet, ehl-i sünnet imamlarından İmam Malik, îmam Şafii ve İmam Ahmed'den nakledilen ve meşhur olan görüş budur.

Fakat İbn-i Teymiyye, şunları anlatır: Halife, adaletli sanılarak, müslümanlann istişaresiyle seçilir de, daha sonra fâsık olduğu orta­ya çıkarsa, bu halifeye itaat edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf edil­miştir. Bazıları, böyle bir halifeye itaat etmenin vacip olduğuna ve hilafetinin geçerli sayılacağına karar vermişlerdir. Çünkü bunlara göre; böyle bir halifeye yapılan biat, kişiyi bağlar ve bu husustaki mükellefiyet, üzerinden düşmez. Çoğunluğun tercih ettiği görüş te budur.

Diğer bazılarına göre ise, böyle bir halifeye yapılan biat bozul­muş sayılır, böyle bir kimseye itaat gerekmez. Bu görüş ise azınlığın görüşüdür.

Halife, serbestçe seçilmediği halde kendisine biat edilirse, bu ha­lifenin durumu ihtilaflıdır.

a) Böyle bir halifenin bütün emirleri reddedilir. 'ALLAH'a itaat ettiği hususlarda dahi bu halifeye itaat edilmez. Çünkü bunun ida­resi, bir zulüm idaresidir. Zira bu kişi gerçek bir biatla başa gelmemiştir. Haklı olduğu hususlarda dahi buna itaat etmek, zulmü ka­bullenmektir.

Bu görüş, Haricîlerin görüşüne benzemektedir. Bunun için ehl-i sünnetten bazıları bunu benimsemişse de, çoğunluk bu görüşü ter­cih etmemiştir.

b) Bölye bir halifeye, haklı olduğu hususlarda itaat edilir, gü­nah işlediği hususlarda itaat edilmez. Bu görüş, şu hadis-i şeriften kaynaklanmaktadır: «ALLAH'a isyanın bahis konusu olduğu yerde kula itaat yoktur.»[70]

Bu görüş, bu mevzuda en güçlü ve sağlam olan ve en çok taraf­tar bulan görüştür.

c) Serbestçe seçilmeden başa gelen kişi, halifelik makamını iş­gal ederse, böyle bir kişiye, ALLAH'a itaat etmesi ölçüsünde itaat edi­lir. ALLAH'a isyan etmesi halinde ise ona itaat edilmez. Şayet, seçim­siz başa gelen kişi, valilik gibi, halifelik makamı haricindeki bir ma­kamı işgal ederse, böyle bir kişiye, haklı olduğu ve adaletli davran­dığı hususlarda bile itaat edilmez. Bu görüşte olanlar, halifeliği zor­la ele geçirenle, halifelikten başka bir makamı, zorla ele geçiren ki­şiler, arasında farklı hükümler koymayı, şu gerekçeye dayandırmak­tadırlar.

Halifelik makamında olanı değiştirmek, ancak fitne ve fesada sebep olacak bir. hareketle mümkündür. Fitne ise, anarşi doğurur. Bir saatlik anarşi içinde, yıllarca devam eden bir diktatörlük idare­sinde vuku bulan zulümden daha çok zulüm meydana gelir.

Fakat, halifelik mevkiinden daha alt derecede bulunanların va­zifelerinden alınmaları, fitneye yol açmayacak bir şekilde mümkün­dür. Özellikle bu hususta halifelik makamında bulunan kimseyle yardımlaşılırsa, iş daha da kolay olur.

İbn-i Teymiyye mutedil görüşü seçerek, seçimsiz iktidara gelen kişiye, adaletli davrandığında itaat edileceğine, günah işlemesi söz konusu olunca da itaat edilmiyeceğine temas ederek şöyle der: «Bü­tün müslümanlar, ALLAH'a isyan edene itaatin söz konusu olamiya-cağı hususunda ittifak etmişlerdir. Aralarındaki ihtilaf, seçilmeksi-zin başa. gelen kişinin haklı olduğu ve adaletli davrandığı hususlar­da itaat edilip edilmiyeceği mesele sindedir.»[71]

Bu anlatılanlardan şu neticeye varılır: Gerçekten peygamber halifesi olan kişiye itaat vaciptir. Eğer bu makama seçilen kişi gü­nah işlerse, bunun halifeliği peygamber halifeliğinden çıkar ve ısı­rıcı bir iktidar haline gelir. Bu kişi, hiç hilafete seçilmemiş kişi gi­bi olur. Bu kişi hakkında ulemanın çoğunluğu şu üç karara varmış­lardır.

1 — Böyle bir halifeye karşı ayaklanma olamaz. Tâ ki böyle bir ayaklanma hak ve hukukun kaybolmasına, hırs ve tamahın ağır bas­masına ve heva ve hevese kapılmaya yol açacak bir fitneye sebep olmasın.

2 — Böyle bir halifeye, günaha vesile olacak herhangi bir hu­susta itaat edilemez. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şe­riflerinde : «Müslüman kişi ALLAH'a karşı günah işlemekle enıredilmedikçe kendisine verilen emri dinlemek ve itaat etmekle mükellef­tir. Şayet, ALLAH'a isyanla emredilirse artık onırn dinlemesi ve itaat etmesi söz konusu değildir.»[72] buyurmaktadır.

3 — Zalim bir idareci karşısında hakkı söylemek vaciptir. Çün­kü Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Din, nasi­hattir. Kime nasihattir Ya Resulallah? diye sorulunca, ALLAH için, Peygamberi için ve müslümanlarm imamlarına nasihattir.»[73]

Diğer bir hadis-i şerifte; «En üstün cihad, zalim idareci karşı­sında hakkı söylemektir.»[74] buyurmuştur.

Şayet müslümanın, hakkı açıkça söylemeye gücü yetmiyorsa, haksızlığı kalben reddetmesi gerekmektedir. Bu da imanın en zayıf derecesidir. Ümnıü Seleme'den, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir. «Yakında başınıza âmirler geçecek.

Siz onların ne yaptıklarını bilir ve hoş görmezsiniz. Kim onları hak­kıyla tanırsa kendisini kurtarmış olur. Kim de onların yaptıklarını reddederse selâmete ulaşmış olur. Her kim de bunları hoş görür vo bunlara uyarsa... (Bunlardan olur). Ey ALLAH'ın Resul'ü bunlara karşı savaşmayalım mı? dediler. Peygamber Efendimiz de «Namaz kıldıkları müddetçe hayır.»[75] buyurdu.

Yine Peygamber «Efendimiz (S.A.V.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunur: «Sizler, benden sonra, şahsî menfaatlerin, başkalarının men­faatine tercih edildiğini ve hoş karşılamadığınız işler göreceksiniz. Ö halde ne emredersiniz Ya Resulallah? dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: «Üzerinizde bulunan başkalarına ait hakla­rı ödeyiniz, kendi haklarınızı da ALLAH'dan isteyiniz.»[76] buyurdu.

Yine bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle bu­yurmuştur : «Kimin başına bir vali tayin edilir de, o Vaşi, tayin edi­len valinin, ALLAH'a herhangi bir isyanda bulunduğunu görürse; o valinin yaptığı bu isyanı hoş görmesin. Elini de itaatten tamamen çekmesin.»[77]

ALLAH'ım! Sen, idareciyi de, idare edilenleri de ıslah et. Dinin direğini ayakta tut. Müslümanların işini, güçlü ve salih kullara tes­lim et. Bizleri doğru yola iletecek olan aklı selim sahipleriyle bera­ber eyle!..[78]








--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kont de Kasteri, el-İslâm havatır ve sevanih

[2] el-Müberrîd'in «el-Kâmil» adlı eseri C. 2, Sh. 134. İstikâmet Matbaası Kahire

[3] Müberridin «el-Kâmiî» adlı eseri C. 2, Sh. 135. İstikâmet Matbaası baskısı Kabire/Tarîh-i Taberî C. 5, Sh. 81, Darül Maarif baskısı - Kahire

[4] El-Müberrirl'in «Kâmil» adlı eseri C. 2, Sh. 163

[5] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/71-77.

[6] Al-i İmran suresi, âyet, 97

[7] Maide suresi âyet, 44

[8] Âl-i îmran suresi âyet, 106

[9] Abese suresi âyet, 38-42

[10] En'am suresi âyet, 33

[11] Nehcül Belağa C. 8, Sh. 112, İsa el-Babî el-Halebî baskısı

[12] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/77-80.

[13] Enbiya suresi âyet, 98

[14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/80-82.

[15] Müberrid'in «el-Kamil» adlı eseri C. 2, Sh. 146

[16] İnşikak suresi âyet, 17

[17] «Hikka» Dört yaşına girmiş, üzerine binilecek deve demektir.

[18] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/82-85.

[19] Nur suresi âyet, 11

[20] Müberrid'in «el-Kâmil» adlı eseri C. 2, Sh- 236-237 İsa el-Bâbî el-Halebî baskısı.

[21] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/85-86.

[22] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/86-87.

[23] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/87.

[24] Nur suresi âyet, 4

[25] Şehristani'nin «el-Milel ve en-Nihal» adlı eseri.

[26] Fetih suresi âyet, 1-3

[27] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/87-88.

[28] El-Beyan ve et-Tebyin C. 3, Sh. 204. Abdüsselâm Hanın baskısı - Kahire

[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/88-90.

[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/90-91.

[31] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/91-92.

[32] Efendisi tarafından azad edilen köle ölür de ceride başka mirasçısı bu­lunmazsa malına, daha önce kendisini azad eden efendisi mirasçı olur.

[33] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/92.

[34] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/92-93.

[35] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/93.

[36] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/94.

[37] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/94.

[38] Müsned, İmam Ahmed İbn-i Hanbel, C. 3, Şft. 129, 183 C. 4, Sh. 421

[39] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/95.

[40] Buhari, Kitabül Ahkâm bab, 2/Müsned, İmam Ahmed b. Hanbel C. 2, Sh. 29, 93, 128

[41] Buhari Kitabül Menalab bab, l/Müslim Kitabül İmare bab; 1, 3/Müsned-i İmam Ahmed C. 1, Sb. 5, 101

[42] Buhari, Kitabül Ahkâm bab; 2-Kitabül Menakıb bab, 2/Darimî, Kitabüssiyer bab; 77

[43] Müslim, Kitabül Mesacid bab, 240/lbn-i Mâce, Kitab el-Cihad bab, 39

[44] Buharî Kitab el-Ahkâm bab, 4/İbn-i Mâce Kitab el-Cihad bab, 39/Müs-ned-i İmam Ahmed C. 3, Sh. 114

[45] Müslim Kitab, el-Hacc bab, 311/Tirmizî Kitab el-Cihad bab, 28/îbn-i Mâce, Kitap el-Cihad; bab, 39/Müsned-i Ahmed b. Hanbel C. 4, Sh. 70

[46] Tirmizî Kitab el-Fiten bab : 48

[47] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/95-98.

[48] Fetih suresi âyet: 10

[49] Mümtahine suresi âyet: 12

[50] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/98-99.

[51] Şura suresi âyet, 38

[52] ÂI-i îmran suresi âyet, 159

[53] Taberî C. 5, Sh. 279 Darül Maarü baskısı. Mısır

[54] Buharî Kitab el-Hudud, bab; 30

[55] Menakib, İbn el-Cevzî Sh. 176

[56] Müslim, Kitab el-İmara bab; 59 Ebu Davud, Kitab es-Sünne bab; 27 Neseî, Kitab et-Tahrim bab; 6 Müsned-i İmam Abmed C. 4, Sh. 161

[57] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/100-107.

[58] Nisa suresi âyet; 135

[59] Müsned, İmam Ahmed b. Hanbel C. 1, Sh. 6

[60] Maide suresi âyet, 8

[61] Abese suresi âyet; 34-36

[62] Adiyat süresi âyet; 9-10

[63] Kehf suresi âyet; 49

[64] Tevbe suresi âyet; 10

[65] Tâhâ suresi âyet; 111

[66] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/107-111.

[67] Hucurat suresi âyet; 9

[68] Bakara suresi âyet; 124

[69] Şerh-i Muvatta, Zerkani, C. 2, Sh. 292

[70] Müsned, İmam Ahmed b. Hanbel C. 5, Sh. 66/ lbn-i Mâce Kitab ei-Cihad bab; 40/Buharî, Kitab eI-Âhâd,bab; l/ Müslim, Kitab el-İmara bab; 39/ Ebu Davud, Kitab el-Ahkâm bab; 87

[71] Minhac es-Sünne, C. 2, Sb. 76, 87

[72] Buharî, Kitab el-Ahkâm bab, 4/Ebu Davud Kitab el- Cihad bab, 87

[73] Buharî, Kitab el-îman bab, 42/Müslim, Kitab el-lman bab, 95/Trimizî Kitab el-Birr bab, 17/Nesaî Kitab el-Bey'a bah, 31

[74] Ebu Davud Kitab el-Melahim bab, 17/Tirmizî Kitab el-Fiten bab, 13/Nesaî, Kitab el-Bey'a bab, 37/lbn-i Mâce; Kitab el-Fiten bab, 20/Ahmed b. Han-bel C. 3, Sb. 19

[75] Müslim, Kitab el-îmara bab, 62, 64/Ebu Davud, Kitab cs-Sünne, bab, 27/ Tirmizî, Kitab el-Fiten, bab, 78

[76] Nesai, Kitab el-îman bab, 17/Ahmed tbn Hanbel C. 6, Sh. 295; Buharî, Kitab el-Fiten bab; 2/Müslim; Kitab el-îmara bab, 34/Nesaî, Kitab el-Bey'a bab, 3/lbn-i Mâce; Kitab el-Cihad bab; 41/Müsned-i îmam Ahmed, C. 2, Sh. 318

[77] Müslim, Kitab el-îmara, bab, 66/Darimî, Kitab el-Rikak; bab, 78/Ahmed bin Hanbel C. 6, Sh. 24

[78] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/111-116.


User's Signature





Şehadet bir tutku bir özlem bize!

Ölüm bir son değil diriliş bize!
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 üye:

Collapse

> Benzer Konular

  Başlık Cevaplar Konuyu Başlatan Okunma Son Aktivite
No New Posts Ehliyetsiz sürücü piknikçilere daldı
0 AkHaber 100 22nd May 2011 - 19:41
Gn: AkHaber
No New Posts Ehliyetsiz genç, hayat söndürdü!
0 AkHaber 117 14th March 2011 - 21:21
Gn: AkHaber
No New Posts Ehliyetsiz yakalanan Eyşan, Ezel'e sığındı!
0 AkHaber 120 18th October 2010 - 06:57
Gn: AkHaber
No New Posts Ehliyetsiz sürücü kaza yaptı: 2 ölü, 2 yaralı
0 AkHaber 138 30th June 2010 - 09:53
Gn: AkHaber
No New Posts Hilafet Meselesi Hakkındaki İhtilafın Aşamaları
0 F a T i H 422 27th September 2009 - 19:21
Gn: F a T i H


 


Basit Görünüm Tarih : 9th February 2012 - 05:59



.: Forumumuzun Akabe Vakfı ve Kuruluşları İle Hiç Bir Bağlantısı YOKTUR.