AkabeForuM
Özel Arama

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

Digg this topic · Save to del.icio.us · Slashdot It · Post to Technorati · Post to Furl · Submit to Reddit · Share on Facebook · Fark It · Googlize This Post · Add to ma.gnolia · Tag to Wink · Add to MyWeb · Add to Netscape
 
Reply to this topicStart new topic
> Cebriyye
SibeVeyh
mesaj Oct 2 2009, 15:20
İleti #1


Ayrıcalıklı Dost
*************

Grup: Admin
İleti: 2,614
Katılım: 21-June 08
Teşekkür Edilme: 460 *
Katılım: 21-June 08
Nereden: nereye
Üye No: 8
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



1- CEBRİYE


Daha Önce de, işaret ettiğimiz gibi, Sahabe-i Kiram ve Emeviler döneminde âlimler, ALLAH Tealâ'nın kudreti yanında, insanın kudre­ti ve kader meselesi hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bir kısım âlimler, «Kul, yaptığı işlerin yaratıcısı değildir ve ku­la nisbet edilen işlerde kulun hiçbir katkısı yoktur.» demişlerdir.

Bu mezhebin temeli şudur: Herhangi bir iş yapmayı kuldan •uzaklaştırıp bunu ALLAH'a nisbe't eder. Çünkü bunlara göre kul, her­hangi bir işe gücü yetmekle sıfatlandırılan!az. Çünkü o, yaptığı işle­ri, gücü, iradesi ve seçme serbestisi olmaksızın, mecburen yapar. Al­lah Tealâ, cansız varlıklarda görülen durumları yarattığı gibi, insa­nın diğer varlıklara mecazî olarak nisbet edildiği gibi, insana da me­cazi olarak nisbet edilir. Mesela «Ağaç meyva verdi.» «Su aktı.» «Taş yuvarlandı.» «Güneş doğdu.» «Güneş battı.» «Gök bulutlandı.» «Gök, yağmur yağdırdı.» «Yerler yeşerdi.» «Yer mahsul çıkardı.» de­nildiği gibi...

«İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur.» İn­sanın, mecbur olduğu ortaya çıktıktan sonra, artık kulun birtakım işlerle mükellef oluşu da cebriledir.[16]

İbn-i Hazm, Cebrîyecilerin delillerini izah ederek şöyle diyor: «Cebrîyeciler delil getirerek dediler ki: ALLAH Tealâ herşeyi yaratan ve yarattıklarında kendisine benzer hicbirşey bulunmayan bir mut­lak güç sahibi olduğuna göre, ondan başka herhangi bir varlığın bir

iş yapmaması gerekir. Yine Cebrîyeciler dediler ki: «Bir işin yapılı­şını insana nisbet etmek «Zeyd öldü.» «Bina dikildi.» sözüne benzer. 'Aslında Zeyd'in kendisi öîmemiştir, O'nu ALLAH öldürmüştür. Bina dikilmemiştir, onu ALLAH dikmiştir.»

Tarihçiler, bu düşünceyi ilk önce kimin ileri sürdüğünü izah et­meye girişmişler ve mezhebe dönüşen bir düşüncenin, önce kimler tarafından ileriye atıldığını tesbit etmenin zor olduğu inancına var­mışlardır. Bu sebeple, bu düşüncenin ne zaman başladığını veya ilk önce kimin ortaya attığını tayin etmemiz güçtür. Bununla beraber, Cebr hakkında söylenen sözlerin, Emeviler devrinin başında mey­dana çıktığını, yine Emevîîer devrinin sonunda bir mezhep halini aldığını kesinlikle söyleyebiliriz.

Elimizde «Murtaza» adlı âlimin «el-Münyetu vel-Emel» adlı ese­rinde zikrettiği, Emevilerin ilk dönemlerinde yaşayan iki büyük âli­min iki mektubu bulunmaktadır. Mektuplardan biri, Abdullah b. Abbas'a aittir. Abdullah bu mektubunda-, Şam'da bulunan Cebrîyecilere sesleniyor ve onları bu gibi sözleri söylemekten men ediyor ve şöyle diyor: «İnsanlara takvayı mı emrediyorsunuz? Halbuki takva sahipleri, sizin bu görüşlerinizle yoldan salmıştır. İnsanları kötü­lükten sakındırmak mı istiyorsunuz? Halbuki isyankârlar, sizin bu görüşlerinizle ortaya çıkmışlardır. Ey, geçmiş münafıkların çocuk­ları, zalimlerin yardımcıları ve fâsıklarm mescitlerinin bekçileri! İçinizden ALLAH'a iftira eden, suçlarını O'na yükleyen ve yaptıklarını O'na nisbet edenden başka kimse çıkmaz mı?»

İkinci mektup ise, Hasan'ı Basri (R.A.) tarafından, Basra'da Ceb­riye mezhebinin görüşlerini benimseyen bir kısım insanlara yazıl­mıştır. Mektupta şunlar yazılıdır. «Kim, ALLAH'a, kaza ve kaderine iman etmezse, o kişi küfre girmiştir. Kim, kendi günahını rabbine yüklerse, o da kâfir olmuştur. ALLAH Tealâ, kendisine zorla itaat edi­len veya zorla isyan edilen değildir. Çünkü ALLAH, kullarına verdiği şeylerin gerçek sahibidir. Kullarının gücünü yettirdiği şeylere ken­disi daha kaadirdir. Eğer kullar O'na itaat ederlerse, yaptıklarına ma­ni olmaz. Şayet isyan ederlerse, dilerse yaptıklarına mâni olur. Eğer birşey yapmamışlarsa, onları birşey yapmamaya O zorlamış değildir. Eğer, ALLAH yarattıklarını itaat etmeye zorlamış olsaydı, onlardan se­vabı kaldırırdı. Şayet onları günah işlemeye zorlamış olsaydı, onlar­dan cezayı düşürürdü. Eğer, onları başıboş bırakmış olsaydı, (hâşâ) kudretinde eksiklik olması icabederdi. Fakat, ALLAH Tealâ'nın, ya­rattıklarından gizli tuttuğu bir sırrı vardır. Eğer, kulları itaat eder­lerse bu, ALLAH'ın kullarına bir lütfudur.

Bu anlatılanlardan anlaşıldığına göre,, Cebrîyeciler o zamanda da bulunmuş, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basrî gibi büyük zatlar, bunlara cevap vermiş ve meselenin esasını açıklamaya çalışmışlar­dır. Abdullah b. Abbas'ın oğlu Ali'nin, şunları söylediği rivayet edi­lir : Bir defasında babamın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve şunları söyledi: «Ey Abdullah b. Abbas, surda bir kısım insanlar var. Yaptıklarının, ALLAH tarafından yapıldığını söylüyor ve ALLAH'ın, on­lara cebren günah işlettiğini iddia ediyorlar.» Babam buna şu ceva­bı verdi: “Eğer, burada onlardan biri bulunsaydı, boğazını sıkar, ca­nı çıkıncaya kadar bırakmazdım. «ALLAH, kulları-günah işlemeye zorlar» demeyin. «ALLAH, kullarının yaptıklarını bilmez» de deme­yin.»[17]

Daha önce de izah ettiğimiz gibi bu görüş, sahabe döneminde ortaya çıkmıştı. Hatta, daha önce de, müşriklerin dilinde dolaşıp dur­maktaydı. Nitekim, biraz Önce de zikrettiğimiz gibi, Kur'an-ı Kerîm bu hususu beyan etmiştir.

Fakat, Emeviler dönemindeki Cebriyeciliğin önemi şuradan gel­mektedir. Cebir hakkındaki sözler bu dönemde teorileşmiş ve mez­hep haline gelmiştir. Bu mezhebi benimseyenler, başkalarım da ona davet edenler ve onu okuyup diğer insanlara açıklamaya çalışanlar bulunmuştur.

Cebriyeciliği ilk önce Yahudilerin icadettiği, daha sonra onu müs-lümanîara öğrettikleri, müslümanlann da onu yaydıkları ileri sü­rülmektedir.

Müslümanlardan Cebriyeciliğe davet eden ilk adamın Ca'd b. Dirhem olduğu, bu adamın Cebriyeciliği, Şam'da bulunan bir Yahudiden öğrendiği ve Basra'da halk arasında yaydığı ve Cehm b. Safvan'ın da Cebriyebliği bundan öğrendiği söylenilmektedir.

«Sarh el-Uyûn» adlı eserde Ca'd b. Dirhem hakkında şunlar an­latılmaktadır : Cehm b. Safvan, kendisine nisbet edilen Cehmiyye Cebriyeciliği bu Ca'd'den öğrenmiştir. Ca'd'in de İban b. Sem'an'dan, tban'm da Talût b, A'sam adlı bir Yahudiden öğrendiği söylenmek­tedir.[18] Bu sözlerden, bu görüşün Yahudilerden çıktığı ve Sahabe devrinde başladığı anlaşılmaktadır. Çünkü yukarda adı geçen Talût, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in döneminde hayattaydı, sahabe ve tabiîn devrini de gördü. Talût, zehirlerini kusmak için fitne döneminde büyük bir fırsat bulmuş ve nifak tohumlarını saçmıştır. Fununla beraber, bu düşüncenin, sadece Yahudi kaynaklı olduğu söyleyemeyiz. Çünkü daha önceleri, Farslar arasında da bu gibi dü­şünceler vardı. Bunlar, «Zerdüştlük» «Mani» lik ve benzeri mezhep­lerin uğraştıkları meselelerdendi. «el-Munye ve'1-Emel» adlı kitapta şunlar anlatılmaktadır:

Hasan-ı Basri'den rivayet edilmektedir ki, Parslardan bir adam, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e geldi ve şöyle dedi: «Farsların, kız­larıyla ve kızkardeşleriyle evlendiklerini gördüm. Onlara «niçin böy­le yapıyorsunuz?» dendiğinde onlar, «Bu, ALLAH'ın kaza ve kaderi­dir.» diyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöy­le buyurdu : «Her ümmetin «mecusî» olanları vardır. Benim ümme­timin mecusîleri de «kader yoktur» diyenlerdir. Eğer hasta olurlar­sa, onları ziyaret etmeyin. Ölürlerse, onlara şahadette bulunmayın.»

Cebriye mezhebini, Cehm b. Safvan benimsemiş, kendisini o yo­la adamış ve insanları ona davet etmiştir. Cehm b. Safvan, Horasan­lıdır, «Beni Rasip» kabilesinin dostlarındandır. Şüryh b. el-Haris'in kâtipliğini yapmıştır. Cehm, Şüreyh ile birlikte «Nasr b. Seyyar'a» isyan etmiştir. Ve Emevîlerden Mervan oğullarının son zamanların­da, «Müslim b. Âhvaz el-Mâzinî» tarafından öldürülmüştür. Cehm, dâvasını yaymak için, Horasan ve havalisini seçmiştir. Öldürüldük­ten sonra, kendisine tâbi olanlar «Nihavend» şehrini karargâh edin­mişlerdir.

Cebriye mezhebi bu havalide devam etmiş, nihayet «Ebu Man-sur el-Matüridî» mezhebi bu civarda ona galip gelmiştir. Bu konuyu ilerde, inşALLAH daha tafsilatlı olarak anlatacağız.

Cehm'in mezhebi, sadece cebr meselesiyle kalmayıp kendisine ait başka görüşleri de içine almaktadır. Bu görüşlerden bazıları şunlar­dır:

a) Cehm'in iddiasına göre, cennet ve cehennem fânidir. Hiçbir-şey ebedî olarak kalmayacaktır. Kur'an-ı Kerîm'de zikredilen «Ebe­dilik» ten maksat, uzun süre kalmaktır ve yok olduktan sonra, yok­luğunun ebedi olmasıdır. Yoksa ebedilik «devamlı kalmak» demek de­ğildir.

b) Yine onun iddiasına göre, iman, bilmek demektir. înkâr ise, bilmemek demektir.

Cehm'in mezhebinin dış görünüşüne göre, Resulullah (S.A.V.)'in sıfatlarını bilen Yahudiler, ve peygamberin peygamberliğini yaki-nen bildikleri halde onu inkâr eden müşrikler mümin sayılırlar. Ne var ki Cehm, «Boyun eğip kabul etmek bilgiyi gerektirir, iman ka­bul edilen bilgi, sadece bir tahmin değil, kabul edip boyun eğmeyi icabettiren kesin bir bilgidir.» der.

c) Cehm'in iddiasına göre, ALLAH'ın kelâmı kadîm (Başlangıcı olmayan, ezelî) değil, hadistir. (Sonradan meydana gelmiştir.) Bazı âlimlerin, Kur'an-ı Kerîm'in, mahluk (yaratılmış) olduğu görüşleri, buna dayanmaktadır. Gerçi bu meselenin, inşALLAH yeri geldiğinde de izah edeceğimiz gibi, başka bir yönü daha vardır.

d) Cehm, ALLAH Tealâ'yı herhangi bir sıfatla tavsif etmez. Me­selâ O'na «Dirilik» ve «ilim» sıfatını vermez. Ve der ki: «Ben, ALLAH'ı, yaratılmışlarda bulunan, bir sıfatla sıfatlamam.»

e) Cehm, kıyamet gününde ALLAH Tealâ'nın, kullan tarafından görülmesini reddeder.

Birçok kimseler bu görüşlerde Cehm'e tâbi olmuşlardır. Ancak, Cehmiye mezhebini meşhur eden ve onu diğerlerinden ayıran özel­lik, bu mezhebin Cebrîyeciliği ve «İnsanın ne iradesi, ne de bir fiili vardır.» görüşüdür. Bunun haricindeki görüşlerinde bunlara daha başkaları da katılmaktadır. Meselâ: Kur'an-ı Kerîm'in mahluk (ya­ratılmış) olduğunu Mutezile de ileri sürmüştür. ALLAH Tealâ'nın «Ke­lam» sıfatının bulunmadığını, yine Mutezile de iddia etmiştir.

Eski ve yeni birçok âlim, Cehmiye taifesine cevap vermeye gi­rişmiştir. Biraz önce Hasan-ı Basrî'nin ve ondan evvel de Abdullah ibn-i Abbas'm, bunlara verdikleri cevapları nakletmiştik.

Evet, birçok büyük âlim, fıkıhçı ve hadisçi, «Cebir» düşüncesini reddetmiştir.

İbn-i el-Kayyım «Şifaul Alü» adlı kitabında, cebriyeciliğin, Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.)'in getirdiği İslama nasıl ters düştüğünü, bir cebriyeci ile bir Sünnî arasında tartışma şeklinde açıklıyor. Tar­tışmada şu hususlar anlatılıyor:

Cebriyeci — ALLAH'ın birliğine gölge düşürmemek için, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek gerekir. ALLAH'ın birliği, ancak bu takdirde doğru olarak ifade edilmiş olur. Çünkü bizler, kulun cebir altında bulunduğunu kabul etmezsek, hâdiselerin, 'ALLAH r bir­likte başka bir yapıcısının da bulunduğunu ve bu yapıcının, dilerse birşeyi yapacağını, dilemezse yapmayacağını ispat etmiş oluruz. Bu da açıkça, ALLAH'a ortak koşmaktır. Kurtuluş yolu ise, ancak kulun cebir altında bulunduğunu söylemektir.

Sünni — Bilakis, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek, ALLAH'ın birliğine ters düşer. Bu iddia, ilâhî dinlere, peygamberlerin davetlerine, sevap verme veya cezalandırma hükmüne aykırı düşer.

Eğer, kulun cebir altında bulunduğu kabul edilirse, bütün ila­hi nizamlar hükümsüz olur, emir ve yasakların mânâsı kalmaz, dolayısiyle ceza ve mükâfat diye birşey de söz konusu olmaz.

Cebriyeci — Kulun cebir altında bulunmasının, emir ve yasak­lara, sevap ve cezalara ters düşmesini iddia etmen, şaşılacak birşey değildir. Çünkü, bu eskiden beri söylenmektedir. Şaşılacak husus, ce­bir meselesinin, ALLAH'ın birliğine ters düştüğü şeklindeki iddialıdır. Halbuki cebir, ALLAH'ı birlemenin en güçlü belirtilerindendir. Nasıl olur da, birşeyi güçlendiren şey o şeye ters düşer?

Sünnî — Kulun cebir altında olduğunu söylemenden, ALLAH'ın birliğine ters düştüğü en açık meselelerdendir. Bu meselenin, ALLAH'ın birliğine ters düşmesi, ilâhî emir ve yasaklara ters düşmesinden daha açıktır. Bunun izahı şöyledir:

Tevhid inancının temeli, ALLAH'dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed'in, ALLAH'ın peygamberi olduğunu kabullenmektir. Ku­lun cebir altında bulunduğunu söylemek ise, bu inanca ters düşmek­tedir. Çünkü, ilâh demek, kemâl ve azamet sıfatlarıyla muttasıf olan demektir.

İlâh, kalblerin gerçekten ilâh kabul ettiği, severek, korkarak ve ümit ederek bağlandığı zat demektir. Peygamberlerin getirdiği tev­hid ilâhlığm yalnız âlemlerin rabbi olan ALLAH'a ait olduğunu orta­ya koymak ve yalnız O'nun ilâh olduğunu kabul etmektir. Bu da ALLAH'a boyun eğmeyi, O'na karşı aczini itiraf etmeyi, O'nu tam bir muhabbetle sevmeyi, O'na itaat etmek ve rızasını kazanmak için en son gayreti kullanmayı, O'nun sevdiği ve dilediği şeyleri herhangi bir kulun sevdiği ve arzuladığı şeylere tercih etmeyi gerektirir.

Evet, peygamberlerin davetlerinin temeli budur. Onlar, insanlı­ğı buna davet etmişlerdir. Tevhid de, işte budur. ALLAH, geçmişlerden de geleceklerden de bundan başka bir din kabul etmez. ALLAH, pey­gamberlerine bunu emretmiş, kitaplarında bunu indirmiş, kullarını buna davet etmiş vs tunun için kullarına mükâfat ve ceza yurdu ya­ratmış ve bunun kemale ermesi ve gerçekleşmesi için bir nizam gön­dermiştir.

Ey Cebriyecil Hal böyle iken, sen de kalkmış diyorsun ki; «Kulun bunda ne bir kudreti vardır, ne de bir tesiri. Kul, bunu yapmış da değildir. ALLAH Tealâ kula bunu emrederken ona, gücünün yetmedi­ği birşeyi emretmiştir. Daha doğrusu, Rab kula, Rab olarak kendisi­nin yapması icabeden işi yapmayı emretmiştir. Yahut ALLAH Tealâ kula emirler vermiş de, daha sonra kulu, verdiği emirlerin aksini yap­maya zorlamış, kul ile kula emredilen işlerin arasına girmiş, onun bu emirleri yerine getirmesini engellemiş, kula bu emirleri yerine ge­tirmesi için hiçbir yol.bırakmamıştır.

Ey Cebriyeci! Sana göre kaîbler, sevgi, muhabbet, aşk, istek ile ALLAH'a ulaşamaz, O'nun rızasını isteyemez.

ALLAH'ı birlemek, ilâhlık ve kulluğu ispat ve kabulle mümkün­dür. Sen ise ey cebriyecif ALLAH'ın, sevilen, sevgisinde ve rızasına ulaşmada ve cemalini müşahade etmede kalblerin yarıştığı en bü­yük sevgili olduğunu inkâra kalkışarak ilâhlık mânâsını reddediyor­sun. Kulun, bir iş yapan, ibadet eden ve Rabbini seven bir varlık ol­duğunu inkâra kalkışarak da kulluk mânâsını reddediyorsun. Böy­lece ALLAH'ı birleme meselesi, cebir ile ALLAH'ın sevgisini inkâr ara­sında kaybolup gidiyor. Çünkü sen, ALLAH'ı kula, yapmaya gücünün yetmediğini emreden ve terketmeye gücünün yetmediğini bırakma­yı emreden bir zat olarak sıfatlandırıyorsun. Daha doğrusu, ALLAH Tealâ kula, kendisine ait olan işi yapmayı veya yapmamayı emret­tiğini, daha sonra kul, emredileni, yapmadığı takdirde onu ağır bir şekilde cezalandırdığını, yani, kulu kendisine ait bir işi yapmadığın­dan dolayı cezalandırdığını ileri sürüyorsun.

ALLAH'ın, kulu, emrettiğini yapmadığı veya yasakladığını yaptı­ğı takdirde cezalandırması, O'nun gökte uçmayı terketmesinden, dağları yerinden oynatmamasından, denizlerin suyunu boşaltmama­sından dolayı cezalandırmasına benzediğini açıkça ileri sürüyorsun. Başka bir ifade ile, ALLAH'ın, kulu, bunlardan dolayı ceza alan dırması­nın, kulun hiçbir payı bulunmadığını renginden, boyundan ve kilo­sundan dolayı cezalandırmasına benzediğini iddia ediyorsun.

Yine, ALLAH'ın, kendisine hiçbir şekilde isyan etmeyen bir kulu en şiddetli bir azapla cezalandırmasının mümkün olabileceğini, Al­lah'ın hikmet ve merhametinin buna mâni olmayacağını, hattâ, Al­lah, kendisine karşı gelmeyeni cezalandırmayacağını vaad etse bile, yine de cezalandırabileceğini iddia ediyorsun. ALLAH Tealâ'yı "böy­le bir sıfattan tenzih etmiyorsun.

Yine sen, ALLAH'ın, kullarını yükümlü tuttuğu meselelerde, oku­yup yazması olmayan bir körü okumakla mükellef tutması, kötürüm bir insanı koşmakla mükellef tutması gibidir, diyorsun. Böylece, da­vet ettiğin bu inanç metoduyla, Rabbi gazaplandırıyorsun. Ve insan­ların, yüce mevladan uzaklaşmasına sebep oluyorsun. Ayrıca, bu sö­zünle ALLAH'ın birliğini ifade ve ispat ettiğini zannediyorsun. Halbu­ki, sen, tevhid ağacını kökünden sölcflp atıyorsun

Kulun, cebir altında bulunduğu şeklindeki iddianın, şeriata ters düşmesi meselesi açık ve seçiktir. Çünkü sanatın temeli, emir ve ya­saklara dayanır. Emredenin, bir şeyi başkasına değil, bizzat kendisi­ne emretmesi ve bir işi başkasına değil, yine kendisine yasaklama­sının, mânâsız olduğu açıktır. Çünkü emir ve yasaklar, kulun fiili ile, onun itaat ve isyanı ile ilgilidir. Fiili olmayan bir kimseden itaat ve­ya ir,yan nasıl beklenebilir?İtaat ve isyan bahis konusu olmayınca da, mükâfat ve ceza sözkonusu olmayacaktır. ALLAH Tealâ'nm, kıya­met gününde kullarına bahşedeceği nimetler ve vereceği cezalar, ku­lun itaat veya isyanının karşılığı olmayıp, sadece, ALLAH Tealâ'nın irade ve kudretinden doğan bir muamele olacaktır.

Cebriyeci — Kul, herhangi bir davranışta bulunduğunda bu dav­ranış, ya sadece ALLAH tarafından takdir edilmiş olur veya kul, sa­dece kendi gücüyle bunu yapmış olur. Yahut da, davranış, Rab ve kulun ortaklaşa katkılarıyla meydana gelir. Bu üç ihtimalden en so­nuncusunun bâtıl olduğu kesindir.

Ne var ki, bu üç görüşten herbirini belirli bir gurup savunmuş­tur.

a) Eğer davranışın sadece Rabbin takdiriyle meydana geldiği görüşü kabul edilecek olursa ki, biz bu kanaatteyiz, bu durum ceb­rin tam kendisidir.

b) Şayet davranış, sadece kul tarafından yanılmış bir fiil ka­bul edilecek olursa, bu takdirde bazı şeylerin, 'ALLAH Tealâ'nm kudre­tinden uzaklaştırıldığı söz konusu olur. Böylece ALLAH Tealâ, herşeye kadir olmuş sayılmaz. Yaratılan âciz kul ise, yaratıcının kadir ola­madığı bir kısım işlere kadir olmuş sayılır.

Kaderiyeciler, işte bu noktada tevhid inancından ayrılmışlar ve mecusîlere benzemişlerdir.

el Eğer «davranış, Rab ile kulun ortaklaşa katkısıyla meydana gelmiştir» denirse, ALLAH'a eş koşulur. Bir işin iki yapıcı tarafından meydana getirildiği ve iki gücün katkısıyla oluştuğu ve bir eserin iki sanat sahibi tarafından yapıldığı kabul edilmiş olur ki, bu da im­kânsızdır. Çünkü, iki eser sahibi bir eser üzerinde birleştikleri tak­dirde, o eser, kendisini meydana getirenlerden birinin bulunması ha­linde, diğerine muhtaç olmaz. Böylece birbiriyle çelişik iki durum or­taya çıkar. Bir eser, hem iki eser sahibine muhtaç kabul edilir, hem de hiçbirine ihtiyacı yokmuş kabul edilir.

Sünnî — ALLAH'ın kudretinin, zat, sıfat ve fiillerden mümkin olan herşeyi kapsadığını, herhangi bir şeyin, ALLAH Tealâ'nın kudre­tinin haricinde olmayacağını deliller göstermektedir. Keza, kulun kendi işini kendi güç ve iradesiyle yaptığını, yaptıklarının ise ger­çekten kendisine ait bir fiil olduğunu, bu sebeple, akla, örfe ve dine göre bazen övülüp bazan da verildiğini ve ALLAH Tealâ'nın, akıl sahi­bi kullarını, hatta hayvanları bu tabiatta yarattığını yine deliller göstermektedir.

Yine delillerle sabittir ki, muayyen bir işin, iki fail tarafından yapılması, belirli bir eserin iki müessir tarafından ayrı ayrı meyda­na getirilmesi mümkün değildir.

Yine deliller göstermektedir ki, olayı meydana getiren bulunma­dıkça, olayın meydana gelmesi ve tercih eden bulunmadıkça birşeyin Fercih edilmesi imkânsızdır. ALLAH Tealâ, bütün bunları akıllara yerleştirmiştir. Akl-ı selimden kaynaklanan deliller, asla birbirleriy­le çelişmez ve birbirlerine ters düşmezler. Bunların bazılarına daya­narak, diğerlerini çürütmenin imkânı yoktur. Bilakis, bunların hep­sine birden dayanılır ve bunların icabı yapılır. Çünkü bunlar, bir­birlerini destekler mahiyettedir. Akl-ı selime dayanan.delillerin bir birleriyle çelişik olduklarını, ancak basireti zayıf, şüpheci olanlar, tutarsız olarak çokça konuşanlar zannederler. İlim, şüphelerden ve tutarsızlıklardan beri olan bir şeydir.

Bu mesele hakkında doğru olan şudur: Kulda görülen fiil, ALLAH Tealâ'nın, kula verdiği kudret ve irade ile meydana gelmiştir. ALLAH Tealâ, kulun, bir işi yapmasını dilediği zaman kulda, o işi yapacak bir kudret ve o işe sevkedecek bir sebep yaratır ve kulda görünüş, kula nisbet edilerek ona «kulun işi» denir. Bu ifade şekli, eseri, se­bebe bağlama kabilindendir.

Diğer taraftan, kulda görülen bu fiil, yaratılma bakımından Rabbîn kudretine nisbet edilir. O halde iki kudretin tesiriyle bir işin mey­dana gelmesi imkânsız değildir. Çünkü, iki kudret sahibinden ku­lun kudreti, Rabbin kudretinin bir eseri ve O'nun bir cüz'üdür. Rabbin kudreti ise müstakildir, başka bir güce dayanmaksızın tesirini gös­terir.

Bu meseleyi ifade ederken «İki kudret sahibinin bir eseri» şek­linde izaha kalkışmak, yanlış bir ifadedir ve işi karıştırmaktan iba­rettir. Çünkü bu ifade şekli, her iki kudretin, eşit olduğu kanaatini verir. «Bu elbise, şu iki adamındır.» «Bu ev, şu iki ortağındır.» misa­linde olduğu gibi...

Kulun fiili, kulun, sonradan yaratılan kudretiyle meydana gelir. Bu mesele, bir işin, sebebi tarafından meydana getirilmesine benzer. Sebep, sebebin meydana getirdiği olay, fail, vasıta... bütün bunlar, ALLAH Teaîâ'nın, ezeli ve ebedi olan kudretinin bir eseridir. Böylece, ALLAH Tealâ'mn kudreti, kapsamından ve kemalinden uzaklaştırıl­mış olmaz ve mümkin olan herşeyi kapsamına almaktan beri kılın­mış olmaz. Kâinatta yüce R-abbin irade ve kudretinden başka, kendi başına etken olan hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bütün varlıklar, ALLAH Tealâ'mn yarattığı mahluklardır. Bunlar, ALLAH Tealâ'nın kud­retinin ve iradesinin bir eseridir. Bunu inkâr eden kişi, ALLAH Tealâ'dan başka bir yaratıcının varlığını veya yaratıcısız olarak yaratılan­ların bulunduğunu ispat etmek zorundadır.

Cebriyeci — Kaderiyecilere göre, kâfirin sapıklığı ve cehaleti, kâfir tarafından yaratılmış ve kâfirin isteği ile meydana gelmiş bir hadisedir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü, böyle olacak olsaydı, kâfirin, bunları, kasıtlı olarak yapması icabederdi. Zira, kasıt, istekle yapı­lan işlerin gereklerindendir. Kâfirin sapıklık ve cehaletinde bile bile kasıtlı olması imkânsızdır. Çünkü akıl sahibi bir insan, kendisinin, sapıklık ve cehalet içinde olmasını istemez. O halde kâfir, kendi is­teğiyle kendisinde görülen fiilin faili değildir.

Sünni — Sana şaşıyorum ey Cebriyeci! Kulu inkâr ve zulmü ya­pan bir kişi olmaktan tenzih ediyorsun ve bütün bunları ALLAH Tea-lâ'ya. nisbet ediyorsun. Şu sözün de çok acaip. Diyorsun ki: «Akıllı bir kişi kendisi için inkâr ve cehaleti tercih etmez.» Halbuki sen, bir­çok insanların, sırf inat, taşkınlık ve çekemezlikten dolayı inkâr ve cehaleti kasıtlı olarak, kendisi için seçtiğini, hak ve doğruluğun, bun­ların dışında bulunduğunu bildiği halde heva ve hevesine, cehaleti­ne ve insafsızlığına boyun eğdiğini, .onu doğru yola ve hidayete gö­türecek sebeplere muhalefet ettiğini, sapıklık yolunu tuttuğunu, hi­dayet yoluna sırt çevirdiğini görmektesin. Söz söyleyenlerin en doğ­rusu olan yüce ALLAH şöyle buyurur-.«Yeryüzünde haksız yere bö­bürlenenleri, âyetlerimden uzalclaştıracağım. Onlar her âyeti görseler yine ons, iman esmezler. Doğru yolu gördükleri zaman onu ken­dilerine yol edinmezleri. Fakat azgınlık yolıftıu gördüklerinde onu kendilerine yol edinirler. Bunun sebebi ise, âyetlerimizi yalanlama­ları ve onlardan gafil kalmalarıdır.»[19] Diğer bir âyet-i kerîmede : «Se-mud'a gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar, körlü­ğü, hidayete tercih ettiler...»[20] buyurmuştur.

Yine, ALLAH Tealâ, Firavun'un kavmini anlatırken şöyle buyu­rur : «Vicdanları, doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulümle­ri ve büyüklenmeîeri yüzünden o mucizeleri inkâr ettiler. Bozgun­cuların akıbeti nasıl oîdu bir bak.»[21] Diğer bir âyet-i celilede de şöy­le buyurur: «Biz, Âdi ve Senıud kavimlerini de helak ettik. Bu, geri­de kalan yerlerinden de size belli olmaktadır. Şeytan, yaptıkları kö­tülükleri, kendilerine süsleyip güzel göstererek, onları doğru yoldan uzaklaşünnışti. Halbuki kendileri bunu anlayacak durumdaydılar.»[22] Bir başka âyet-i kerîmede: «... Halbuki onlar, o sihri satın alan kim­senin, âhiretten bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı...»[23] buyur­maktadır. Yine diğer bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: «Al­lah'ın, kullarından dilediğine iütfundan birşey indirmesini kıskana­rak, O'nuiı indirdiklerini inkâr etmekle, kendilerini, karşılığında sat­tıkları şey, ne kötüdür!..»[24] Başka bir âyet-i celilede: «Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü haîde, ALLAH'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsu­nuz?»[25] «Ey kitap ehli, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hak­kı gizliyorsunuz?»[26] Yine bir âyette: «...Ey kitap ehli, niçin iman edeni ALLAH'ın yolundan men ediyorsunuz? Hak olduğuna şahitken, o yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz.»[27] buyurulmaktadır.

Kur'an-ı Kerîm'de bu gibi âyetler pek çoktur. ALLAH Tealâ, bun­larla inkarcıların, bile bile, kasten, sapıklık ve inkârı tercih ettikle­rini beyan etmektedir. Diğer yandan, herhangi bir şeyin sapıklık ve körü körüne bir saplantı olduğu ortada açıkken kişi, bunun doğru birşey olduğunu sanarak, kasten onu yapmak [28]ister.[29]

-----------------------------------------------

[16] el-Milel ven Nihal, Şehristanî

[17] el-Munyetu ve’l-Emel

[18] Sarh el-Uyûn

[19] Araf suresi âyet; 146

[20] Fussılet suresi âyet; 17

[21] Neml suresi âyet; 14

[22] Ankebut suresî âyet; 38

[23] Bakara suresi âyet; 102

[24] Bakara suresi âyet; 90

[25] Al-i îmran suresi âyet; 70

[26] ÂI-i îmran suresi; 71

[27] Âl-i îmran suresi âyet; 99

[28] Şifa el-Alil; Kaza, Kader ve Hikmet mevzuları, bkz.

[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/126-136.


User's Signature





Şehadet bir tutku bir özlem bize!

Ölüm bir son değil diriliş bize!
Go to the top of the page
 
+Quote Post
Bu Konuya Teşekkür Eden Dostlarımız

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 üye:

 


Basit Görünüm Tarih : 8th February 2012 - 22:34



.: Forumumuzun Akabe Vakfı ve Kuruluşları İle Hiç Bir Bağlantısı YOKTUR.