Grup: Yönetici
İleti: 5,650
Katılım: 21-June 08
Katılım: 21-June 08
Nereden: İstanbul
Üye No: 3
Ruh Halim 
Cinsiyet 
Taraftar
|
Birinci Kısm IKINCI FASL
Hicrî 1122 ve mîlâdî 1710 senesinde Müstemlekeler nâzırı beni, Müslimânları parçalamak için gerekli ve yeterli bilgileri toplamak ve câsûsluk yapmak üzere, Mısr, Irâk, Hicâz ve Istanbula gönderdi. Aynı târîhde ve aynı vazîfe ile nezâret, canlılık ve cesâret dolu dokuz kisiyi dahâ vazîfelendirdi. Bize lâzım olabilecek para, bilgi ve harîtanın yanında bir de, devlet adamlarının, âlim ve kabîle reîslerinin ismlerini ihtivâ eden birer fihrist verildi. Hiç unutamıyorum! Sekreter ile vedâlasdıgımızda, bize demisdi ki: (Devletimizin gelecegi basarınıza baglıdır. Onun için, var kuvvetinizle çalısmalısınız). Ben, Islâmiyyetin hilâfet merkezi olan Istanbula dogru, denizden yola çıkdım. Asl vazîfemin yanında, bir de ek olarak, orada türkçeyi çok güzel bir seklde ögrenmem gerekiyordu. Zâten dahâ önce Londrada epey türkçe ve Kur’ân lisânı arabça ve Îrânlıların dili farsça ögrenmisdim. Fekat, bir lisânı ögrenmek baska, o lisânı [dili] ülkenin halkı gibi konusmak baska seydi. Zîrâ, birincisi birkaç senede hâsıl oldugu hâlde, ikincisi bunun birkaç katı zemân ister. Insanların benden sübhe etmemeleri için, türkçeyi bütün incelikleriyle ögrenmem gerekiyordu. Benden sübhe ederler diye hiç de râhatsız olmuyordum. Zîrâ, müslimânlar, Peygamberleri olan Muhammed aleyhisselâmdan ögrendikleri gibi, müsâmahakâr, açık kalbli ve iyi niyyetlidirler. Onlar bizim gibi, sübhe edici degildirler. Kaldı ki, Türk hükûmeti, o zemân câsûsları yakalıyabilecek teskîlâta mâlik degildi. Çok yorucu bir yolculukdan sonra Istanbula vardım. Ismimin Muhammed oldugunu söyledim ve müslimânla-
rın ma’bedi olan câmi’e gitmege basladım. Müslimânların disiplinli, temiz ve itâatkâr olusları çok hosuma gitdi. Bir ara kendi kendime: (Bu ma’sûm insanlarla neden savasıyoruz? Mesîh efendimiz, bize bunu mu emr etdi?) dedim. Fekat, ben hemen bu seytânî[!] düsünceden döndüm ve en güzel bir seklde, vazîfemi yerine getirmege karâr verdim. Istanbulda Ahmed efendi isminde yaslı bir âlim ile tanısdım. Ondaki inceligi, açık kalbliligi, gönül berraklıgı ve iyilikseverligi hiçbir din adamımızda görmedim. Bu zât, gece gündüz Muhammed aleyhisselâma benzemege çalısırdı. Ona göre, Muhammed aleyhisselâm en kâmil, en üstün insandı. Onu her zikr etdiginde, gözleri yaslanırdı. Çok sanslıydım ki, bir kerre bile, kim oldugumu, nereli oldugumu sormadı. Bana (Muhammed efendi) diye hitâb ederdi. Sordugum süâllere cevâb verir, bana sefkat ve merhamet ile muâmele ederdi. Zîrâ, beni Türkiyede çalısmak ve Muhammed aleyhisselâmın halîfesinin gölgesinde yasamak için Istanbula gelmis bir müsâfir olarak bilirdi. Zâten, bu behâne ile Istanbulda kalıyordum. Bir gün Ahmed efendiye: (Annem ve babam öldü. Kardesim de yok. Bana mîrâs olarak da hiç birsey kalmamıs. Çalısıp kazanmak, Kur’ân-ı kerîmi ve din bilgilerini ögrenmek, ya’nî hem dünyâmı, hem de âhiretimi kazanmak için, Islâm merkezine geldim) dedim. Bu sözlerime çok sevindi ve (Su üç sebebden dolayı, sana hurmet göstermek lâzımdır) dedi. Sözlerini aynen yazıyorum: 1- Sen müslimânsın. Bütün müslimânlar kardesdirler, 2- Sen müsâfirsin. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Müsâfire ikrâmda bulununuz!), 3- Sen çalısmak istiyorsun, (Çalısan, ALLAHın dostudur) diye bir hadîs-i serîf vardır. Bu sözler çok hosuma gitmisdi. Kendi kendime, (Keski hıristiyanlıkda da, bu gibi parlak hakîkatler olsaydı. Ne yazık ki, hiçbiri yok) dedim. Fekat hayret etdigim sey, bu
kadar yüce bir din iken, su magrûr ve hayâtdan bî-haber ba’zı kimseler elinde, islâmın za’îflemesiydi. Ahmed efendiye: (Kur’ân-ı kerîmi ögrenmek istiyorum) dedim. (Bas üstüne, sana ögretirim) dedi. Fâtiha sûresinden ögretmege basladı. Kur’ân-ı kerîmi okutmaga baslamadan evvel, abdest alır ve bana da aldırırdı. Kıbleye karsı oturup okuturdu. Okuduklarımızın ma’nâlarını da açıklardı. Ba’zı kelimeleri okumakda çok güçlük çekerdim. Iki sene içinde, Kur’ân-ı kerîmi basdan sona kadar okudum. Müslimânların abdest dedikleri sey, ba’zı uzvları yıkamakdan ibâretdir ki: 1) Yüzü yıkamak, 2) Parmaklardan dirsege kadar sag kolu yıkamak, 3) Parmaklardan dirsege kadar sol kolu yıkamak, 4) Bası, kulakların arkasını ve boynu mesh etmek, 5) Her iki ayagı yıkamak. Ben, misvâk kullanmakdan son derece râhatsız olurdum. (Misvâk), müslimânların abdestden önce agız ve dislerini temizledikleri bir agaç dalıdır. Bu agacın agıza ve dislere zararlı oldugunu sanıyordum. Ba’zan agzımı yaralayıp kanatıyordu. Fekat, yine de kullanmak zorundaydım. Zîrâ, onların yanında misvâk kullanmak Peygamber aleyhisselâmın mühim sünneti idi. Bu agacın çok fâidesi oldugunu söylüyorlardı. Hakîkaten dahâ sonra, dislerimin kanaması durdu. Ingilizlerin çogunda bulunan, agzımdaki fenâ koku hiç kalmadı. Istanbulda bulundugum müddetçe, bir câmi’ hizmetçisinin yanında, biraz para karsılıgında yatardım. Hizmetçinin ismi Mervân Efendi idi. Mervân, Muhammed aleyhisselâmın bir sahâbîsinin ismidir. Bu hizmetçi, çok asabî bir adamdı. Ismi ile övünür ve bana, (Bir oglun olursa ismini Mervân koy. Çünki Mervân, Islâmın büyük mücâhidlerindendir) derdi. Aksam yemegimi Mervân Efendi hâzırlıyordu. Müslimânların bayramı, Cum’a günü ise gitmiyordum. Haftanın kalan günlerinde, Hâlid isminde bir marangozun ya-
nında, haftalık ücret ile çalısıyordum. Sâdece sabâhdan ögleye kadar çalısdıgım için, isçilerine verdigi ücretin yarısını bana veriyordu. Marangoz, bos zemânlarında Hâlid bin Velîdin fazîletlerinden çok bahs ederdi. Hâlid bin Velîd, Muhammed aleyhisselâmın sahâbîlerinden olup, büyük mücâhiddir. Çesidli Islâmî fethler yapmısdır. Fekat Ömer bin Hattâbın onu azl etmesi, marangozu üzüyordu[1]. Yanında çalısdıgım marangoz Hâlid, ahlâksız ve son derece asabî bir adamdı. Her nedense, bana çok i’timâd ederdi. Belki de, bu i’timâdı, sözünden hiç çıkmadıgım içindi. Yalnız iken, islâmiyyete ehemmiyyet vermezdi. Ancak, arkadaslarının yanında, islâm dîninin emrlerine uyardı. Cum’a nemâzını kılardı, digerlerini tam bilmiyorum. Dükkânda kahvaltı ederdim. Isden sonra, ögle nemâzı için câmi’ye gider ve ikindi nemâzına kadar câmi’de kalırdım. Ikindi nemâzından sonra Ahmed efendinin evine gider ve orada iki sâat kalarak, ondan Kur’ân-ı kerîm, arabî ve türkçe lisân dersleri alırdım. Haftalık kazancımı, beni çok güzel okutdugu için, her Cum’a ona verirdim. Hakîkaten, bana Kur’ân-ı kerîmi, Islâm dîninin îcâblarını ve arabî ile türkçe lisânlarının inceliklerini gâyet güzel bir seklde ögretiyordu. Ahmed efendi bekâr oldugumu anlayınca, kızlarından birini bana vermek istedi. Ben ise, onun bu teklîfini red etdim. Fekat, kendisi çok ısrâr ediyor, bana, evlenmenin, Peygamberin sünneti oldugunu, Peygamberin de, (Benim sünnetimden yüz çeviren benden degildir) dedigini söylerdi. Bu olayın, iliskilerimizin kesilmesine sebeb olabilecegini anlayınca, ona yalandan dedim ki: (Bende cinsî âcizlik vardır). Bunu söylemekle, eski dost ve ahbablıgın devâm etmesini sagladım.
[1] Hâlid bin Velîdin yerine ta’yîn edilen Ebû Ubeyde bin Cerrâh da, zaferleri devâm etdirince, zaferin Hâlid sebebi ile olmayıp, ALLAHü teâlânın yardımı ile oldugu anlasıldı.
Istanbulda iki senem dolunca, Ahmed efendiye, vatanıma dönmek istedigimi söyledim. (Gitme, niçin gidiyorsun? Istanbulda ne ararsan var. ALLAHü teâlâ, bu sehre, din ve dünyâyı birlikde vermisdir. Annenin ve babanın vefât etdigini, kardeslerinin olmadıgını söylemisdin. Öyleyse, Istanbula yerles) dedi. Ahmed efendi bana çok alısmısdı. Onun için, benden ayrılmak istemiyor ve Istanbula yerlesmem husûsunda çok isrâr ediyordu. Fekat, vatanî vazîfem beni, Londraya dönüp, nezârete, hilâfet merkezi ile alâkalı genis bir rapor sunup, yeni emrler almak için zorluyordu. Istanbulda bulundugum müddetçe, her ay Müstemlekeler nezâretine müsâhede etdigim hâdiselerle alâkalı bir rapor gönderdim. Bir kerre raporumda, yanında çalısdıgım adam, bana livâta etmek isterse, ne yapayım dedim. Cevâbda bana, (Bu is hedefe ulasmagı kolaylasdırıyorsa, yapabilirsin) denildi. Bu cevâbı okuyunca, çok kızdım. Sanki dünyâ basıma yıkılmısdı. Evet, bu habîs fi’lin Ingilterede yaygın oldugunu evvelden biliyordum. Fekat, büyüklerimin emr edecekleri hâtırıma gelmezdi. Ne yapayım ki, bardagı son damlasına kadar içmekden baska çârem yokdu. Onun için susdum ve vazîfeme devâm etdim. Ahmed efendi ile vedâlasırken, gözleri yasardı ve bana: (Yavrum! ALLAHü teâlâ yardımcın olsun! Bir dahâ Istanbula gelir ve öldügümü görürsen, beni hâtırla. Rûhuma bir (Fâtiha) oku! Resûlullahın yanında, mahser gününde karsılasacagız) dedi. Gerçekden, ben de çok mahzûn oldum ve gözyası dökdüm. Fekat, vazîfem, hislerimden dahâ üstündü.
Insâna sadâkat yakısır, görse de ikrâh,dogruların yardımcısıdır, hazreti ALLAH!Kitabı Pdf şeklindede indiredebilirsiniz.İçeriği Görebilmek için ücretsiz ÜYE OLUN veya Üye iseniz GİRİŞ YAPIN

Gücümüzden Şüphe Edersek, Şüphelerimize Güç Vermiş Oluruz
|