AkabeForuM
Özel Arama

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

Digg this topic · Save to del.icio.us · Slashdot It · Post to Technorati · Post to Furl · Submit to Reddit · Share on Facebook · Fark It · Googlize This Post · Add to ma.gnolia · Tag to Wink · Add to MyWeb · Add to Netscape
> Birinci Kısım Dördüncü Fasıl
F a T i H
mesaj Jul 28 2009, 21:33
İleti #1


II. Mehmet
*************

Grup: Yönetici
İleti: 5,650
Katılım: 21-June 08
Teşekkür Edilme: 1130 *
Katılım: 21-June 08
Nereden: İstanbul
Üye No: 3
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



Birinci Kısm
DÖRDÜNCÜ FASL

Basraya varınca, bir câmi’ye yerlesdim. Câmi’nin imâmı
Seyh Ömer Tâî ismli, arab asllı ve sünnî bir zâtdı.
Onunla tanısıp, sohbet etmege basladım. Fekat, dahâ konusmanın
basında, benden sübhelenip, beni süâl yagmuruna
tutdu. Bu tehlükeli sohbetden kendimi söyle kurtardım:
(Ben Türkiyenin Igdır beldesindenim, Istanbuldaki
Ahmed efendinin talebesiyim. Hâlid isminde bir marangozun
yanında çalısıyordum) dedim ve Türkiyede bulundugum
müddetçe, edindigim ma’lûmâtlardan anlatdım.
Birkaç cümle de, Türkçe konusdum. Imâm gözleriyle ordan
birisine isâret ederek, benim Türkçeyi dogru konusup
konusmadıgımı sordu. O da, müsbet cevâb verdi. Imâmı
iknâ etdigim için çok sevinmisdim. Fekat, hayâl kırıklıgına
ugradım. Çünki, birkaç gün sonra, anladım ki, imâm
efendi benden sübheleniyor ve benim Türk câsûsu oldugumu
zan ediyordu. Dahâ sonra, Sultân tarafından ta’yîn
edilen vâlî ile, aralarında ihtilâf ve adâvet oldugunu ögrendim.
Seyh Ömer efendinin câmi’inden uzaklasmak zorunda
kalınca, orada müsâfir ve yabancıların kaldıgı bir
handa, oda kirâlayıp, oraya tasındım. Hanın sâhibi Mürsid
efendi isminde ahmak bir adamdı. Her sabâh râhatımı
kaçırır, sabâh ezânı okunur okunmaz, nemâza kaldırmak
için gelip, kapımı sert bir seklde çalardı. Onu dinlemege
mecbûrdum. Binâenaleyh, ben de kalkar ve sabâh
nemâzını kılardım. Sonra bana, (Sabâh nemâzını müteâkib,
Kur’ân-ı kerîm okuyacaksın) derdi. Bir def’a,
(Kur’ân-ı kerîmi okumak farz degildir. Ne diye bu kadar
ısrâr ediyorsun?) dedim. Cevâben, (Bu vaktde uyumak,

hana ve hanın sâkinlerine fakîrlik ve bedbahtlık getirir)
dedi. Onun bu emrini de yerine getirmek mecbûriyyetindeydim.
Zîrâ, böyle yapmadıgım takdîrde, beni hanından
kovacagını söylerdi. Onun için, ezândan hemen sonra,
sabâh nemâzını kılar ve her gün, bir sâatden fazla,
Kur’ân-ı kerîm okurdum.
Bir gün, Mürsid efendi bana gelerek, (Sen bu odayı kirâladıkdan
sonra, basıma dertler geliyor. Ben bunu, senin
ugursuzluguna atf ediyorum. Zîrâ, sen bekârsın. Bekârlık
ise, ugursuzlukdur. Sen yâ evleneceksin, yâhud hanı terk
edeceksin) dedi. Ona, (Evlenebilecek kadar malım yokdur)
dedim. Ahmed efendiye söyledigimi ona söyleyemiyordum.
Zîrâ Mürsid efendi, dogru söyleyip söylemedigimi
ögrenebilmek için, soyup avretimi kontrol edebilecek
bir adamdı.
Böyle deyince, Mürsid efendi: (Ey za’îf îmânlı! Sen ALLAHın:
(Eger yoksul iseler, ALLAH onları lutfu ile zenginlesdirir)
[1] meâlindeki âyetini okumadın mı?) dedi. Sasırıp
kaldım. Sonunda, (Evet ben evlenecegim. Fekat gerekli
olan parayı te’mîn etmege hâzır mısın? Veyâ masrafsız bir
kız bulabilir misin?) dedim.
Mürsid efendi, biraz düsündükden sonra, (Ben anlamam!
Receb ayının basına kadar yâ evleneceksin, yâhud
handan çıkacaksın) dedi. Receb ayının basına da yirmibes
gün kalmısdı.
Bu münâsebet ile, islâmî ayları zikr edeyim; Muharrem,
Safer, Rebî’ulevvel, Rebî’ulâhir, Cemâziyülevvel, Cemâziyülâhir,
Receb, Sa’bân, Ramezân, Sevvâl, Zilka’de ve Zilhicce.
Onların ayları otuz günü geçmedigi gibi, yirmidokuz
günden de asagı olamaz. Ve ay hesâbına dayanır.
Bir marangozun yanında is bulup, Mürsid efendinin
hanından çıkdım. Yemegim ile yatmam, is sâhibinin üzerinde
olmak üzere, çok az bir ücret ile anlasdık. Receb ayı

[1] Nûr sûresi, âyet: 32

dahâ gelmeden esyâlarımı marangozun dükkânına tasıdım.
Marangoz, Abdürrızâ isminde, Horasanlı bir sî’î
olup, merd bir adamdı. Bana oglu gibi davranıyordu.
Onun yanında bulunma fırsatını degerlendirip, fârisî ögrenmege
basladım. Her gün ikindi vakti, Îrânlı sî’îler,
onun yanında toplanır, siyâsetden iktisâda kadar, her
mevzû’da, konusurlardı. Hem kendi hükûmetlerine, hem
de Istanbuldaki Halîfeye çokça dil uzatırlardı. Yabancı bir
adam geldiginde, hemen sözü degisdirip, sahsî mes’elelerini
konusmaya baslarlardı.
Bana çok i’timâd ediyorlardı. Sonradan anladım ki,
Türkçe bildigim için, beni Âzerbaycan halkından zan ediyorlarmıs.
Bizim marangoz dükkânına bir delikanlı arada bir ugrardı.
Ilm talebesi kıyâfetinde ve arabî, fârisî, türkçe biliyordu.
Ismi (Muhammed bin Abdülvehhâb Necdî) idi. Bu
delikanlı, son derece yüksekden konusan ve gâyet asabî
biriydi. Osmânlı hükûmetini çok setm etdigi hâlde, Îrân
hükûmetinin aleyhine konusmazdı. Onun dükkân sâhibi
Abdürrızâ ile dostlugunun sebebi, ikisi de Istanbuldaki
Halîfeye muhâlif idiler. Fekat, sünnî olan bu delikanlı, fârisîyi
nasıl biliyor ve sî’î olan Abdürrızâ ile nasıl arkadaslık
edebiliyordu? Bu sehrde sünnîler, sî’îler ile görüsür ve
kardes gibi görünürlerdi. Bu sehrin sâkinlerinin çogu hem
arabî, hem de fârisî biliyorlardı. Türkçe bilenler dahî çokdu.
Necdli Muhammed, zâhiren sünnî idi. Sünnîlerin çogu,
sî’îlerin aleyhinde konusmalarına ve hattâ bir kısmı, sî’îleri
tekfîr etmelerine ragmen, o hiç sî’îleri rencîde etmezdi.
Necdli Muhammed, sünnîlerin dört mezhebinden birine
tâbi’ olmagı îcâb etdiren, herhangi bir sebeb görmüyordu
ve (ALLAHın kitâbında, bu mezhebler hakkında hiçbir delîl
yokdur) diyordu. Bu husûsdaki âyet-i kerîmelerden tegâfül
ediyor ve hadîs-i serîflere ehemmiyyet vermiyordu.
Dört mezheb mes’elesine gelince: Sünnîler arasın-

dan, Peygamberleri olan Muhammed aleyhisselâmın ölümünden
bir asr sonra, su dört âlim zuhûr etdi: Ebû Hanîfe,
Ahmed bin Hanbel, Mâlik bin Enes, Muhammed bin
Idris Es Sâfi’î. Ba’zı Halîfeler de, sünnîleri bu dört âlimden
birini taklîd etmege zorladı. Bu dört âlimden baska
hiç kimse, Kur’ân-ı kerîmde ve sünnetde ictihâd edemez,
ya’nî ahkâm çıkaramaz dediler. Bu hareket, müslimânların
ilm ve anlayıs kapılarının kapanmasına sebeb olmusdur.
Islâmın duraklamasına, bu ictihâd yasagı sebeb gösteriliyor.
Sî’îler, mezheblerini yaymak için, bu yanlıs sözlerden
istifâde etmislerdir. Sî’îler, Sünnîlerin onda biri kadar yok
idi. Simdi çogalmıs ve sünnîler kadar olmuslardır. Bunun
böyle olması tabî’îdir. Zîrâ ictihâd bir silâha benzer, Islâm
fıkhını, ya’nî ahkâm bilgilerini gelisdirir, Kur’ân-ı kerîm
ve sünnet anlayısını yeniler. Ictihâd yasagı da, çürümüs silâh
gibidir. Ahkâmı belirli bir çerçevede bırakır. Bu ise,
anlayıs kapısını kapayıp, zemânın ihtiyâclarına kulak tıkamakdır.
Senin silâhın çürük, düsmanınki mükemmel ise,
er geç bir gün, o düsmana maglûb olmaga mahkûmsun.
Zan ediyorum ki, yakın bir gelecekde, ehl-i sünnetin akllıları
ictihâd kapısını açacaklardır. Bu isi yapmadıkları
takdîrde, birkaç asr sonra, onlar azınlık, sî’îler ise ekseriyyet
olacaklardır[1].
[Ehl-i sünnetin dört mezhebinin îmânları, i’tikâdları,
inandıkları seyler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç
fark yokdur. Ayrılıkları yalnız ibâdetlerdedir. Bu da,
müslimânlara bir kolaylıkdır. Sî’îler ise, îmânda oniki

[1] Nasslarda, ya’nî âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i serîflerde açık bildirilmemis,
kapalı bildirilmis olan ahkâmı anlıyabilen derin âlimlere
(Müctehid) denir. Müctehid olabilmek için lâzım olan sartlar
(Se’âdet-i ebediyye) ve (Fâideli bilgiler) kitâblarımızda uzun yazılıdır.

Hicretden dörtyüz sene sonra, bu sartlara mâlik olan âlim yetismedi.
Islâm düsmanları, zındıklar, (ictihâd yapıyoruz) diyerek, islâmiyyeti
içerden yıkmaga kalkısdılar. Hâlbuki, müctehidler, kıyâmete kadar
zuhûr edecek, her dürlü hâdisenin ahkâmını nasslardan çıkarmıs, hepsi
Ehl-i sünnet kitâblarına yazılmısdır.
fırkaya ayrılmıslar, çürük silâh olmuslardır. Bunlar, (Milel
ve Nihal) kitâbında uzun yazılıdır.]
Kendini begenmis Necdli genç Muhammed, Kur’ânı ve
sünneti anlama husûsunda, nefsine uyardı. Sâdece kendi
zemânındaki âlimlerin ve dört mezheb imâmının görüslerini
degil, Ebû Bekr, Ömer gibi sahâbe büyüklerinin de görüslerini
hiçe sayardı. Kur’ânın bir âyetini onlara muhâlif
zan etdigi zemân: Peygamber: (Ben size Kur’ânı ve sünneti
bırakdım) demisdir. (Ben size Kur’ânı, sünneti ve sahâbe
ve mezheb âlimlerini bırakdım) dememisdir[1]. Binâenaleyh,
herkese farz olan, mezheb görüslerine, sahâbe ve
âlimlerin söylediklerine ne kadar muhâlif de olsa, Kur’âna
ve sünnete tâbi’ olmakdır[2], derdi.
Abdürrızânın evindeki yemek sohbetinde, Necdli Muhammed
ile, yine orada müsâfir olan Kumlu Seyh Cevâd
isminde, bir sî’î âlim arasında söyle bir münâkasa geçdi:
Seyh Cevâd—Alînin müctehid oldugunu kabûl etdigin
hâlde, niye sî’îler gibi ona tâbi’ olmuyorsun?
Necdli Muhammed—Zîrâ Alî de, Ömer ve baska sahâbîler
gibidir. Sözü huccet olamaz, ancak Kur’ân ve sünnet
huccet olur. [Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın hepsinin sözleri
huccetdir. Peygamberimiz, onlardan herhangi birine tâbi’
olmamızı emr etdi[3].]
Seyh Cevâd—Peygamberimiz, (Ben ilmin sehri, Alî de
kapısıdır) dedigine göre, Alî ile diger sahâbîlerin arasın-

[1] Necdli Muhammed, bu sözü ile, Eshâb-ı kirâma tâbi’ olmagı emr eden,
hadîs-i serîfleri inkâr etmekdedir.
[2] Simdi, bütün islâm memleketlerinde, câhil ve hâin kimseler, din adamı
sekline girerek, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırıyorlar. Sü’ûdî Arabistândan
aldıkları bol para karsılıgında, vehhâbîligi medh ediyorlar. Hepsi,
her yerde, Necdli Muhammedin yukarıdaki sözünü silâh olarak kullanıyorlar.
Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i sünnet âlimlerinin, dört
imâmın hiçbir sözü Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i serîflere muhâlif degildir.
Bunlara hiçbir ilâve yapmamıslar, bunları açıklamıslardır. Vehhâbîler,
ingilizler gibi, yalanlarla, müslimânları aldatıyorlar.
[3] Muhammed aleyhisselâmın o güzel, mübârek yüzünü gören müslimâna
(Sahâbî) denir. Birkaçına (Sahâbe) veyâ (Eshâb) denir.

da bir fark olması lâzım gelmez mi?
Necdli Muhammed—Alînin sözü huccet olsaydı, Peygamber,
(Ben size Kur’ân, sünnet ve Alîyi bırakdım) demez
miydi?
Seyh Cevâd—Evet öyle demis sayılır. Zîrâ, bir hadîs-i
serîfde, (ALLAHın kitâbını ve Ehl-i beyti bırakıyorum) demisdir.
Alî ise, Ehl-i beytin en büyügüdür.
Necdli Muhammed, Peygamberin böyle söyledigini inkâr
etdi.
Seyh Cevâd da, Necdli Muhammedi, iknâ’ edici delîllerle
susdurdu.
Fekat Necdli Muhammed, i’tirâz ederek: (Siz Peygamberin,
(Ben size ALLAHın kitâbını ve ehl-i beytimi bırakıyorum)
dedigini iddiâ ediyorsunuz. Peki, Resûlullahın sünneti
nerde kaldı?) dedi.
Seyh Cevâd—Resûlullahın sünneti, Kur’ânın îzâhıdır.
Resûlullah, (ALLAHın kitâbını ve ehl-i beytimi bırakıyorum)
demisdir. ALLAHın kitâbından, onun îzâhı olan sünneti
de kasd edilmisdir.
Necdli Muhammed—Ehl-i beytin sözleri Kur’ânın îzâhı
olduguna göre, hadîslerle îzâha ne lüzûm olabilir?
Seyh Cevâd—Hazret-i Peygamber vefât etdigi zemân,
Onun ümmeti, zemânının ihtiyâclarına cevâb verecek bir
Kur’ân tefsîrine, ihtiyâc duydular. Iste bundan dolayıdır
ki, hazret-i Peygamber ümmetine, asl olan Kur’âna ve yeni
zemânın ihtiyâclarına cevâb verecek, Kur’ânı tefsîr
eden Ehl-i beytine tâbi’ olmagı emr etmisdir.
Bu münâkasa çok hosuma gitdi. Necdli Muhammed,
yaslı Seyh Cevâd karsısında, avcının elindeki serçe gibi,
hareket edemez oldu.
Aradıgımı Necdli Muhammedde bulmusdum. Zîrâ,
onun muâsırı âlimlere saygısızlıgı, dört Halîfeye dahî
ehemmiyyet vermeyisi, Kur’ânı ve sünneti anlama husûsunda
müstakil bir görüse sâhib olusu, onu avlayıp elde

etmek için, en za’îf noktalarındandı. Bu magrûr genç nerede,
o Türkiyede yanında okudugum Ahmed efendi nerede!
O âlim, selefleri gibi, daga benziyordu. Hiç bir güç, onu
yerinden oynatamazdı. Ebû Hanîfenin ismini zikr etmek
istedigi zemân, kalkar abdest alırdı. (Buhârî) nâmındaki
hadîs kitâbını eline almak istedigi zemân, yine abdest alırdı.
Sünnîler, bu kitâba son derece i’timâd ederler.
Necdli Muhammed ise, Ebû Hanîfeyi çok hafîfe alırdı
ve (Ben Ebû Hanîfeden dahâ iyi biliyorum) derdi[1]. Ayrıca
(Buhârî) kitâbının yarısının bâtıl oldugunu iddiâ ederdi[2].
[Hempherin i’tirâflarını türkçeye terceme ederken,
asagıdaki hâdiseyi hâtırladık: Bir lisede muallim idim.
Dersde, bir talebem, (Hocam, harbde ölen müslimân sehîd
olur mu?) dedi. (Evet olur) dedim. (Peygamber bunu
haber verdi mi?) dedi. (Evet) dedim. (Denizde bogulursa
da, sehîd olur mu?) dedi. (Evet olur. Hem de sevâbı
dahâ çok olur) dedim. (Tayyâreden düserse de, sehîd
olur mu?) dedi. (Evet olur) dedim. (Peygamberimiz bunları
da haber verdi mi?) dedi. (Evet, haber verdi) dedim.
Bir kahraman edâsı ile ve gülerek, (Hocam! O zemân
tayyâre var mı idi?) dedi. (Yavrum! Peygamberimizin 99
ismi var. Her bir ismi, bir güzel sıfatını bildirmekdedir.
Bir ismi, (Câmi’ul-kelim)dir. Çok seyleri, bir kelime ile
bildirirdi. Iste Peygamberimiz, (Yüksekden düsen sehîd
olur) buyurdu) dedim. Bu cevâbımı çocuk hayret ve sükrân
ile karsıladı. Bunun gibi, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i
serîflerde, çok kelimeler ve hükmler, ya’nî emrler ve yasaklar
vardır ki, herbiri, muhtelif ma’nâları bildirmekdedir.
Bu ma’nâları bulmaga ve aralarından lâzım olanı
seçmege (Ictihâd) etmek denir. Ictihâd yapabilmek için,
derin âlim olmak lâzımdır. Bunun için, Sünnîler, câhille-

[1] Simdi ba’zı câhil mezhebsizler de, böyle söylemekdedirler. Simdi, Türkiyede
profesör denilen ba’zı ahmakların, câhillerin böyle konusdukları
isitilmekdedir. Hadîs-i serîfler, (Se’âdet-i Ebediyye) 422.ci sahîfede
bunları uzun bildirmekdedir.
[2] Bu hâli, hadîs ilminden hiç haberi olmadıgını göstermekdedir.

rin ictihâd yapmalarını yasak etmisdir. Bu, ictihâdı yasak
etmek degildir. Hicretden dört asr sonra, mutlak müctehid
[derin âlim] hiç yetismedigi için, ictihâd yapılmamıs,
ictihâd kapısı kendiliginden kapanmısdır. Kıyâmete yakın,
Îsâ aleyhisselâm gökden inecek ve Mehdî çıkacak, ictihâd
yapacaklardır.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Benden
sonra, müslimânlar yetmisüç fırkaya ayrılacak. Yalnız birisi
Cennete gidecekdir) buyurdu. (O bir fırka kimlerdir)
denildikde, (Bana ve Eshâbıma tâbi’ olanlardır) buyurdu.
Bir hadîs-i serîfde de, (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir.
Hangisine uyarsanız, hidâyete erersiniz!) ya’nî dogru yola,
Cennete ******üren yola kavusursunuz buyurdu. Abdüllah
bin Sebe’ isminde Yemenli bir yehûdî, islâmiyyeti
içerden yıkmak için, müslimânlar arasına Eshâb düsmanlıgı
sokdu. Bu yehûdîye aldanarak, Eshâb-ı kirâma düsman
olan câhillere (Sî’î) denildi. Hadîs-i serîflere uyarak,
Eshâb-ı kirâmı sevenlere ve onlara tâbi’ olanlara da (Sünnî)
denildi.]
Ben, Necdli Muhammed bin Abdülvehhâb ile çok yakın
bir arkadaslık kurdum. Dâimâ onu övüyordum. Bir
gün ona: (Sen Ömer ve Alîden dahâ büyüksün. Peygamber
simdi hayâtda olsaydı, onları degil seni kendine halîfe
ta’yîn ederdi. Ben, Islâmın senin elin üzerinde yenilenmesini
ve yükselmesini umuyorum. Islâmı cihâna yayacak
yegâne [biricik] âlim sensin) dedim.
Abdülvehhâb oglu Muhammed ile Kur’ânı, sahâbenin,
mezheb imâmlarının ve müfessirlerin tefsîrlerine muhâlif
bir seklde, temâmen kendi fikrlerimize göre tefsîr etmegi
kararlasdırdık. Kur’ânı okuyor ve ba’zı âyetler üzerinde
konusuyorduk. Bundan maksadım, Muhammedi tuzaga
düsürmek idi. Zâten o da, kendini inkılâbcı olarak göstermek
ve dahâ fazla i’timâdımı kazanmak için, görüs ve
fikrlerimi memnûniyyet ile karsılardı.
Bir kerre, (Cihâd farz degildir) dedim.

ALLAH, (Kâfirler ile harb edin)[1] buyurdugu hâlde, nasıl
farz olmasın? dedi.
—Ben, öyleyse ALLAH (Kâfirler ile ve münâfıklar ile cihâd
et)[2] buyurdugu hâlde, niye Peygamber münâfıklarla
cihâd etmedi, dedim. [Hâlbuki, kâfirlerle yirmiyedi kerre
cihâd yapdıgı (Mevâhibü ledünniyye)de yazılıdır. Kılınçları
Istanbulda, müzede teshîr edilmekdedir. Münâfıklar
müslimân görünürlerdi. Gündüzleri Mescid-i nebevîde
Resûlullah ile nemâz kılarlardı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” onları bilirdi. Fekat hiç birine, sen münâfıksın
demedi. Harb edip, onları öldürseydi, (Muhammed
aleyhisselâm kendine îmân edenleri öldürdü) denilirdi.
Bunun için münâfıklarla (söz) ile cihâd yapdı. Çünki,
farz olan cihâd, beden ile, mal ile ve söz ile yapılır. Yukarıdaki
âyet-i kerîme, kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd yapılmasını
emr ediyor. Bu cihâdın, nasıl yapılacagı açıklanmıyor.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, kâfirlerle
cihâdı, harb ederek, münâfıklarla cihâdı, va’z ve
nasîhat ederek yapdı.]
— O, (Peygamber dili ile onlarla cihâd etmisdir) dedi.
— Ben, (Farz olan cihâd, dil ile olanı mıdır?) dedim.
— O, (Resûlullah, kâfirlerle muhârebe etmisdir) dedi.
— Ben, (Peygamber, kâfirlerle, kendini müdâfe’a için
cihâd etdi. Zîrâ kâfirler Onu öldürmek istiyorlardı) dedim.
Evet ma’nâsında, basını salladı.
— Bir kerre, ona (müt’a) nikâhı câizdir dedim.
— O, (câiz degildir) dedi.
— Ben, (ALLAH, (Onlardan fâidelendiginize mukâbil,

[1] Tevbe sûresi, âyet: 73
[2] Tevbe sûresi, âyet: 73

karârlasdırılmıs olan mehrlerini verin)[1], buyuruyor) dedim[
2].
— O, (Ömer, Peygamber zemânında mevcûd olan iki
müt’ayı yasak etdi ve onu yapanı cezâlandıracagını bildirdi)
dedi.
— Ben, (Sen hem, Ömerden dahâ iyi biliyorum diyor,
hem de ona tâbi’ oluyorsun. Kaldı ki Ömer, Peygamber
halâl ediyordu, ben yasaklıyorum demisdir[3]. Sen niye
Kur’ân ile Peygamberin sözünü bırakıp, Ömerin sözünü
tutuyorsun) dedim.
O cevâb vermedi. Anladım ki, iknâ oldu.
O an, Necdli Muhammedin canının kadın istedigini biliyordum,
kendisi bekâr idi. Ona, (Gel Müt’a nikâhı ile birer
kadın alalım. Onlarla egleniriz) dedim. Basını sallayarak
kabûl etdi. Bu fırsatı büyük bir ganîmet bildim ve ona
eglencelik bir kadın bulmaga söz verdim. Benim gâyem,
onun insanlardan olan korkusunu kırmakdı. Fekat o, bu
isin aramızda sır olarak kalmasını ve ismini dahî kadına
söylemememi sart kosdu. Alelacele, orada müslimân
gençleri ifsâd etmek için, Müstemlekeler nâzırlıgı tarafından
gönderilen, hırıstiyan kadınların yanına gitdim. Onlardan
birine mes’eleyi anlatdım. Kabûl edince, ona Safiyye
ismini verdim. Necdli Muhammedi onun evine ******ürdüm.
Evde sâdece Safiyye vardı. Necdli Muhammed için
bir haftalık nikâh akdini yapdık. O da kadına (Mehr) olarak
biraz altın verdi. Ben dısardan, Safiyye içerden, Necdli
Muhammedi aldatmaga basladık.

[1] Nisâ sûresi, âyet: 24
[2] Müt’a nikâhı, simdiki metres hayâtına benzemekdedir. Sî’îler, buna
câiz diyor.
[3] Ömer “radıyallahü anh” böyle söylemedi. Ingiliz câsûsu, bütün hıristiyanlar
gibi, hazret-i Ömere düsman oldugundan, bu sözü ile de saldırmısdır.
(Hucec-i kat’ıyye)de diyor ki, (Ömer “radıyallahü anh”, Müt’a
nikâhını Resûlullahın yasak etdigini, Onun yasakladıgı seyi yapdırmıyacagını
söyledi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, halîfenin bu sözünü destekledi.
Aralarında hazret-i Alî de vardı).

Safiyye, Necdli Muhammedi iyice eline aldı. Zâten, o
da, ictihâd ve fikr hürriyyeti behânesi ile, islâmiyyetin
emrlerine karsı gelmenin nefsânî tadını duymusdu.
Müt’a nikâhının üçüncü gününde, içkinin harâm olmadıgına
dâir uzun uzadıya onunla münâkasa etdim. O
ne kadar harâm olduguna dâir âyet ve hadîs getirdiyse,
hepsini ibtâl etdim ve en son, Yezîd, Emevî ve Abbâsî
halîfelerinin içki içdigi bir gerçekdir. Hepsi dalâletde de,
sen mi dogru yoldasın? Sübhesiz onlar, senden dahâ iyi
Kur’ânı ve sünneti bilirlerdi. Kur’ân ve sünnetden, içkinin
harâm degil de mekrûh oldugunu anlamıslardır. Yehûdî
ve hıristiyanların kitâblarında da, içkinin mubâh oldugu
yazılıdır. Bütün dinler ALLAHın emrleridir. Hattâ rivâyete
göre, Ömer, (Siz hepiniz vazgeçdiniz degil mi?)[1]
âyeti nâzil oluncaya kadar, içki içmisdir. Sâyed harâm
olsaydı, Peygamber onu cezâlandırırdı. Peygamber onu
cezâlandırmadıgına göre, içki halâldir) dedim. [Hâlbuki
Ömer “radıyallahü anh”, harâm edilmeden evvel içerdi.
Harâm edilince, aslâ içmedi. Emevî ve Abbâsî halîfelerinden
ba’zılarının alkollü içki içmesi, alkollü içkinin
mekrûh oldugunu göstermez. Kendilerinin fâsık olduklarını,
harâm islediklerini gösterir. Çünki, câsûsun söyledigi
âyet-i kerîme ve diger âyet-i kerîmeler ve hadîs-i
serîfler, alkollü içkinin harâm oldugunu bildirmekdedir.
(Riyâdun-nâsıhîn)de diyor ki, (Baslangıcda serâb
içmek câiz idi. Hazret-i Ömer, Sa’d ibni Ebî Vakkas, sahâbînin
bir kısmı içerlerdi. Sonra, Bekara sûresinin 219.
cu âyeti inerek, günâhının çok oldugu bildirildi. Dahâ
sonra, Nisâ sûresinin 42. ci âyeti gelerek, (Serhos iken nemâza
yaklasmayınız!) buyuruldu. Nihâyet, Mâide sûresinin
93. cü âyeti gelerek, serâb harâm oldu. Hadîs-i serîfde,
(Çogu serhos edenin, azı da harâmdır) ve (Serâb
günâhların en büyügüdür) ve (Serâb içen ile arkadaslık
etmeyiniz! Cenâzesine gitmeyiniz! Ondan kız alıp verme-

[1] Mâide sûresi, âyet: 91

yiniz!) ve (Serâb içmek, puta tapmak gibidir) ve (Serâb
içene, satana, yapana, verene, ALLAHü teâlâ la’net etsin)
buyuruldu.)]
Necdli Muhammed: (Ba’zı rivâyetlere göre, Ömer içkiyi
su ile karısdırarak içiyormus ve serhos etmez ise, harâm
degildir, diyormus. Ömerin görüsü dogrudur, çünki,
Kur’ânda deniliyor ki, (Seytân, içki ve kumar ile aranıza
adâvet ve bugz sokmak ve ALLAHın zikrinden ve nemâzdan
alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz degil
mi?)[1]. Içki sarhos etmedigi zemân, âyetde bildirilen günâhlara
sebebiyyet vermez. Binâenaleyh, içki sarhos etmedigi
zemân, harâm degildir)[2] dedi.
Aramızda geçen bu içki ile alâkalı münâkasayı Safiyyeye
bildirdim ve ona çok kuvvetli bir içki içirmesini tenbîh
etdim. Sonra, dedi ki: (Senin dedigini yapdım, içkiyi
içirdim, oynadı ve o gece bir kaç sefer benimle berâber
oldu.) Iste böylece, Safiyye ile birlikde, Necdli Muhammedi
iyice ele geçirdik. Müstemlekeler nâzırı ile vedâlasdıgım
zemân bana: (Biz Ispanyayı kâfirlerden [Müslimânları
kasdediyor] içki ve zinâ ile aldık. Yine bu iki büyük
kuvvet ile, diger bütün topraklarımızı da geri alalım),
demisdi. Bu sözünde ne kadar haklı oldugunu simdi anlıyorum.
Bir gün Necdli Muhammede oruc mes’elesini açdım:
(Kur’ânda, (Oruc tutmanız, sizin için dahâ hayrlıdır)[3]
deniliyor. Farz oldugu söylenmiyor. Öyleyse, oruc islâm
dîninde sünnetdir, farz degildir) dedim. Bu teklifime
i’tirâz edip, (Beni dînimden mi çıkarmak istiyorsun?)
dedi. Ben de, ona: (Din, kalbin temizligi, rûhun selâmeti
ve baskasının hakkına tecâvüz etmemekdir. Peygamber,
(Din sevgidir) dememis mi? ALLAH da, Kur’ân-ı ke-

[1] Mâide sûresi, âyet: 91
[2] Hâlbuki Peygamberimiz, (Çok içince serhos edenin, serhos etmeyen
az mikdârını içmek de, harâmdır) buyurdu.
[3] Bekara sûresi, âyet: 184

rîmde, (Sana yakîn hâsıl oluncaya kadar Rabbine ibâdet
et!)[1], buyurmamıs mı?[2] Öyle ise, insana, ALLAH ile kıyâmet
günü hakkında yakîn hâsıl olup, kalbi iyi, ameli de temiz
oldugu zemân, insanların en fazîletlisi olur) dedim.
Bu sözlerime mukâbil, (Hayır, dogru degildir) ma’nâsında,
basını salladı.
Bir kerre ona dedim ki: (Nemâz farz degildir). (Nasıl
farz degildir?) dedi. Cevâben, (ALLAH Kur’ânda, (Beni anmak
için nemâz kıl)[3], buyuruyor. Öyle ise, nemâzdan
maksad, ALLAHı anmakdır. Binâenaleyh nemâz kılmak yerine,
ALLAHı anabilirsin) dedim.
O da, (Evet ba’zı kimseler, nemâz vaktlerinde nemâz
yerine ALLAHı zikr ediyorlarmıs)[4] dedi. Ben de, onun bu
sözüne çok sevinmisdim. Bu fikri ileri ******ürmege çok çalısdım
ve onun kalbini ele geçirdim. Sonra bakdım ki, nemâza
ehemmiyyet vermiyor. Ba’zen kılıp, ba’zen kılmıyor.
Bilhâssa sabâh nemâzlarını çok kaçırıyordu. Zîrâ, gece
ortasına kadar onunla konusarak, uyumasına mâni’
oluyordum. Sabâhları da, hâlsiz oldugu için, nemâza kalkamıyordu.
Necdli Muhammedin omuzundan îmân libâsını yavas
yavas indirmege basladım. Bir gün, Peygamber hakkında
da onunla münâkasa etmek istedim. (Bundan sonra, bu
mevzû’larda, benimle konusursan, aramız açılır ve seninle
alâkamı keserim) dedi. Bunun üzerine, bütün muvaffakıyyetimin
bir anda zâil olacagı korkusundan, Peygamber
hakkında konusmakdan vazgeçdim.
Sünnîlik ve sî’îligin hâricinde, kendisine bir yol tutma-

[1] Hicr sûresi, âyet: 99
[2] Bütün islâm kitâbları diyor ki, burada (Yakîn) ölüm demekdir. Bu
âyet-i kerîme, (Ölünciye kadar ibâdet et!) demekdir.
[3] Tâhâ sûresi, âyet: 14
[4] Peygamberimiz (Nemâz dînin diregidir. Nemâz kılan dînini yapmıs
olur. Kılmıyan, dînini yıkmıs olur) ve (Nemâzı, benim kıldıgım gibi kılınız!)
buyurdu. Nemâzı bu seklde kılmamak büyük günâhdır. Kalbin
temiz olmasına alâmet, nemâzı dogru kılmakdır.

sını telkîn etdim. O da, bu fikrime ehemmiyyet veriyordu.
Zîrâ magrûr birisiydi. Onun yularını Safiyye sâyesinde,
ele geçirdim.
Bir kerre de, (Peygamber eshâbını birbirine kardes
yapmıs, dogru mu?) dedim. (Evet), dedi. Bunun üzerine,
(Islâmın ahkâmı geçici mi, devâmlı mı?) dedim. (Devâmlıdır.
Zîrâ Peygamber Muhammedin halâlı kıyâmet gününe
kadar halâl, harâmı da kıyâmet gününe kadar harâmdır)
dedi. Ben de (Öyleyse gel seninle kardes olalım) dedim
ve onunla kardes olduk.
O günden sonra, ondan hiç ayrılmadım. Sefere çıkdıgında
dahî berâberdik. Kendisine çok ehemmiyyet verirdim.
Zîrâ, gençligimin en kıymetli günlerini vererek ekdigim
agaç, meyvesini vermege baslamısdı.
Londraya, Müstemlekeler nâzırlıgına her ay bir rapor
gönderirdim. Gelen cevâblar çok cesâret verici ve tesvîk
edici idi. Necdli Muhammed, kendisine çizdigim yolda yürüyordu.
Benim vazîfem ona, istiklâl, hürriyyet ve sübheciligi
asılamakdı. Istikbâlinin çok parlak olacagını söyler ve onu
çok överdim.
Bir gün, söyle bir rü’yâ uydurdum: (Dün gece Peygamberimizi
rü’yâda gördüm. Hocalardan duydugum sıfatlarını
da söyledim. Bir kürsîde oturuyordu. Etrâfında,
hiç tanımadıgım âlimler vardı. Siz girdiniz. Yüzünüz nûr
gibi parlıyordu. Peygamberin yanına vardıgınızda, Peygamber
yerinden kalkdı ve her iki gözünüzün arasını öpdü.
Ve sen benim adasım, ilmimin vârisisin, din ve dünyâ
islerinde, benim vekîlimsin dedi. Sen dedin ki, Yâ Resûlallah!
Ben ilmimi insanlara açıklamakdan korkuyorum!
Peygamber cevâben, sen en büyüksün, hiç korkma
dedi.)
Muhammed bin Abdülvehhâb, rü’yâyı duydukdan
sonra, sevincinden uçuyordu. Bir kaç def’a dogru söyleyip
söylemedigimi sordu. Ben de, her seferinde, yemîn

ederek, dogrudur dedim. O da, dogru söyledigime emîn
oldu. Zan ediyorum ki, o günden sonra, asıladıklarımı
açıklamaga, yeni bir mezheb kurmaga karâr verdi[1].

[1] Istanbul (Dâr-ül-fünûn)unda (Akâid-i islâmiyye) müderrisi iken,
1354 [m. 1936] senesinde vefât eden Bagdâdlı Cemîl Sıdkı Zehâvî
efendinin (El-fecr-üs-sâdık) kitâbı 1323 [m. 1905]de Mısrda basılmıs,
Istanbulda Hakîkat Kitâbevi tarafından ofset ile tekrâr basılmısdır.
Bu kitâbda diyor ki, (Ingilizlerin hâzırlamıs oldugu, vehhâbî fırkasının
bozuk fikrlerini, Muhammed bin Abdülvehhâb, 1150 [m. 1737] senesinde
Necdde izhâr eyledi. Kendisi 1111 [m. 1699] de tevellüd, 1207
[m. 1792] de vefât etdi. Der’iyye emîri Muhammed bin Sü’ûd tarafından,
çok müslimân kanı dökülerek, yayıldı. Vehhâbîlerin, müslimânlara,
sapıkdır, zararlıdır dedikleri ve yapdıkları iskenceler, (Kıyâmet
ve Âhıret) kitâbımızda uzun yazılıdır. Vehhâbîler, kendilerinden
olmıyan müslimânlara müsrik dediler. Hepsinin tekrâr hac yapmaları
lâzımdır, altıyüz seneden beri, bütün dedeleri gibi, bunlar da kâfirdir,
dediler. Vehhâbî dînini kabûl etmiyenleri öldürdüler. Mallarını ganîmet
olarak yagma etdiler. Muhammed aleyhisselâma çirkin seyler
söylediler. Fıkh, tefsîr ve hadîs kitâblarını yakdılar. Kur’ân-ı kerîmi,
kendi düsüncelerine göre yanlıs tefsîr etdiler. Müslimânları aldatmak
için, Hanbelî mezhebinde olduklarını söylediler. Hâlbuki, Hanbelî
âlimlerinden çogu da, bunları red eden, bozuk olduklarını bildiren kitâblar
yazdılar. Harâmlara halâl dedikleri ve Peygamberleri, Evliyâyı
tenkîs etdikleri için kâfir olmakdadırlar. Vehhâbî dîninin esâsı ondur:
1- ALLAH maddî bir varlıkdır. Eli, yüzü ve ciheti vardır, diyorlar.
[Bu akîdeleri, hıristiyanların (Baba, ogul, rûh-ül kuds) inanıslarına
benzemekdedir.] 2- Kur’ân-ı kerîme, kendi anladıkları gibi ma’nâ vermekdedirler.
3- Eshâb-ı kirâmın bildirdigi seyleri inkâr etmekdedirler.
4- Âlimlerin bildirdiklerini inkâr etmekdedirler. 5- Dört mezhebden
birini taklîd eden kâfir olur, diyorlar. 6- Vehhâbî olmıyanlar kâfirdir,
diyorlar 7- Peygamberi, Evliyâyı vesîle yaparak düâ eden, kâfir olur,
diyorlar. 8- Peygamberin ve Evliyânın mezârlarını ziyâret etmek harâmdır
diyorlar. 9- Allahdan baskası ile yemîn eden müsrik olur, diyorlar.
10- Allahdan baskası için nezr yapan ve Evliyânın kabrleri yanında
hayvan kesen müsrik olur diyorlar. Bu kitâbımda, bu on akîdenin
bozuk oldukları, vesîkalarla isbât edilecekdir.) Dikkat edilirse,
Vehhâbî dîninin bu on esâsı, Hempherin, Necdli Muhammede telkîn
etdigi din bilgileridir.
Ingilizler, hıristiyanlık propagandası yapmak için, Hempherin i’tirâflarını
nesr etmisler. Müslimân yavrularını aldatmak için, islâm bilgilerini
yalan ve yanlıs yazmıslardır. Bu yalan ve iftirâları tashîh ederek,
gençlerimizi bu Ingiliz hîlesinden, tuzagından kurtarmak maksadı
ile, bu kitâbı biz de nesr ediyoruz.


User's Signature



Gücümüzden Şüphe Edersek, Şüphelerimize Güç Vermiş Oluruz
Go to the top of the page
 
+Quote Post
 
Start new topic
Yanıtlar (1 - 4)
RuZGaR
mesaj Jul 28 2009, 23:04
İleti #2


Ayrıcalıklı Dost
*************

Grup: Müdür
İleti: 1,196
Katılım: 13-September 08
Teşekkür Edilme: 157 *
Katılım: 13-September 08
Nereden: Yıldızlardan....
Üye No: 232
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



teşekkürler ELine sağlık dostum.


User's Signature


Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde...
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lâfz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;
Nazarlardan taşan mânâ ibâdullahı istihkar.

Beyinler ürperir ya Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harab, iman türab olmuş!

Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl...
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!

Mehmet Akif Ersoy
Go to the top of the page
 
+Quote Post
hudeybiye
mesaj Sep 1 2009, 15:56
İleti #3


Canı Gönülden Dost
***********

Grup: Üye
İleti: 841
Katılım: 7-August 09
Teşekkür Edilme: 50 *
Katılım: 7-August 09
Nereden: K
Üye No: 1,677
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



Benim bir cdmde e-kitap olarak vardı da hangisinde hatırlamıyorum.
Ama güzel kitap. Okunmaya değer.

Go to the top of the page
 
+Quote Post
F a T i H
mesaj Sep 1 2009, 15:58
İleti #4


II. Mehmet
*************

Grup: Yönetici
İleti: 5,650
Katılım: 21-June 08
Teşekkür Edilme: 1130 *
Katılım: 21-June 08
Nereden: İstanbul
Üye No: 3
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



Kitabı Pdf şeklindede indiredebilirsiniz.

İçeriği Görebilmek için ücretsiz ÜYE OLUN veya Üye iseniz GİRİŞ YAPIN


User's Signature



Gücümüzden Şüphe Edersek, Şüphelerimize Güç Vermiş Oluruz
Go to the top of the page
 
+Quote Post
hudeybiye
mesaj Sep 1 2009, 16:00
İleti #5


Canı Gönülden Dost
***********

Grup: Üye
İleti: 841
Katılım: 7-August 09
Teşekkür Edilme: 50 *
Katılım: 7-August 09
Nereden: K
Üye No: 1,677
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



Bana söylüyorsanız zaten kitap var bende.
Genel olarak paylaştıysanız birinci kısım birinci fasılda da varmış gördüm ama yine de tekrar teşekkürler =)
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 üye:

Collapse

> Benzer Konular

  Başlık Cevaplar Konuyu Başlatan Okunma Son Aktivite
No New Posts Birinci Cumhuriyet Dersim’dir...
0 AkHaber 54 21st November 2011 - 06:59
Gn: AkHaber
No New Posts Birinci Şamahı Zaferi
0 F a T i H 327 12th September 2009 - 20:39
Gn: F a T i H
No New Posts Birinci Kısım Yedinci Fasıl
0 F a T i H 612 5th September 2009 - 16:13
Gn: F a T i H
No New Posts Birinci Kısım Altıncı Fasıl
0 F a T i H 633 5th September 2009 - 16:09
Gn: F a T i H
No New Posts Birinci Kısım Beşinci Fasıl
0 F a T i H 457 1st September 2009 - 15:54
Gn: F a T i H


 


Basit Görünüm Tarih : 9th February 2012 - 06:04



.: Forumumuzun Akabe Vakfı ve Kuruluşları İle Hiç Bir Bağlantısı YOKTUR.