Grup: Yönetici
İleti: 5,650
Katılım: 21-June 08
Katılım: 21-June 08
Nereden: İstanbul
Üye No: 3
Ruh Halim 
Cinsiyet 
Taraftar
|
Birinci Kısm BESINCI FASL
Necdli Muhammed ile çok samîmî oldugumuz bu günlerde, sî’îlerin en çok sevdigi, aynı zemânda onların ilm ve rûhâniyyet merkezi (Kerbelâ) ve (Necef) sehrlerine gitmek için Londradan emr geldi. Necdli Muhammed ile görüsmemize son vermege, Basradan ayrılmaga mecbûr oldum. Fekat, bu câhil ve ahlâkı bozulan adamın, ileride yeni bir fırka kuracagına ve islâmiyyetin içerden yıkılmasına sebeb olacagına ve bu fırkanın bozuk inanclarını hâzırlamıs olduguma sevinerek, Basradan ayrıldım. Sünnîlerin dördüncü, sî’îlerin ise, birinci halîfesi olan Alî Necefde defn edilmisdir. Necefe bir fersah, ya’nî yürüyerek bir sâat uzaklıkdaki (Kûfe) sehri, Alînin hilâfet merkezi idi. Alî öldürülünce, ogulları Hasen ve Hüseyn, onu Kûfenin hâricinde ve su anda Necef denilen yerde defn etdiler. Sonra, Necef inkisâf etmege, Kûfe ise yıkılmaga basladı. Sî’î din adamları Necefde toplandı. Evler, çarsılar, medreseler yapıldı. Istanbuldaki Halîfe, bunlara ihsânda bulunuyordu. Çünki: 1- Îrândaki sî’î hükûmet, Necefdeki sî’îleri destekliyordu. Halîfe, onların islerine karıssaydı, her iki hükûmet arasındaki münâsebetler gerginlesir, hattâ harb dahî vâkı’ olabilirdi. 2- Necef havâlîsinde sî’îleri destekleyen bir çok silâhlı asîret vardı. Silâhları ve teskilâtları pek ehemmiyyetli olmamakla berâber, halîfe, o asîretlerle harbe girebilirdi. 3- Necefdeki sî’îler, Hindistân, Afrika ve bütün dünyâdaki sî’îlerin merci’leri idi. Halîfe, bunlara dokundu- gu zemân, bütün sî’îler galeyâna gelirdi. Peygamberin torunu, ya’nî kızı Fâtımanın oglu Hüseyn bin Alî, Kerbelâda sehîd edilmisdir. Irâk ehli, Hüseyni Medîneden kendilerine halîfe seçmek için çagırdılar. O ve âilesi Kerbelâ topragına vardıklarında Irâk ehli caydılar. Sâmda oturan Emevî halîfesi Yezîd bin Muâviyenin emri ile, onu yakalamaga çıkdılar. Hüseyn, âilesi ile birlikde, Irâk ordusuna karsı ölünceye kadar, kahramanca muhârebe etdi. Irâk ordusu gâlib geldi. O günden sonra, sî’îler Kerbelâyı rûhânî bir merkez olarak kabûl etdiler ve her yerden gelip, orada toplanırlar ki, bizim hıristiyanlık dîninde onun bir benzeri yokdur. Kerbelâ, sî’îlerin bir sehri olup içinde sî’a medreseleri vardır. O ve Necef, birbirini desteklerler. Bu iki sehre gitmek emrini alınca, Basradan Bagdâda, oradan da, Fırat nehrinin kenârında bulunan “Hulle” sehrine gitdim. Dicle ve Fırat Türkiyeden gelip, Irâkı yararak Basra körfezine dökülürler. Irâkın zirâat ve refâhı, bu iki nehre borçludur. Ben Londraya döndükden sonra, Müstemlekeler nâzırlıgına gerekdigi zemân, Irâka teklîflerimizi kabûl etdirmek için, bu iki nehrin yataklarını degisdirecek bir plân yapmasını teklîf etdim. Zîrâ, su Irâkdan kesilince, bizim isteklerimizi kabûl etmege mecbûr olur. Hulleden Necefe, Âzerbaycanlı bir tüccâr kıyâfetinde gitdim. Sî’î din adamlarıyla arkadaslık ve samîmiyyet kurdum ve onları aldatmaga basladım. Onların ders halkalarına katıldım. Sünnîlerin çalısdıkları gibi, fen bilgilerine çalısmadıkları ve onlardaki güzel ahlâka mâlik olmadıklarını gördüm. Meselâ: 1- Osmânlı hükûmetine son derece düsmandılar. Çünki, onlar sî’î, Türkler sünnî idi. Sünnîlere kâfir diyorlardı. 2- Sî’î âlimleri, tıpkı bizim duraklama devrindeki papazlarımız gibi, kendilerini tamâmen dînî ilmlere vermis,
dünyevî ilmlerle çok az ilgileniyorlardı. 3- Islâmiyyetin hakîkatinden, ulviyyetinden ve fen ve teknikdeki terakkîlerden haberleri yokdu. Kendi kendime dedim ki, sî’îler ne zevallı insanlardır. Bütün dünyâ uyanık iken, bunlar uyuyorlar. Bir gün gelecek bir sel gelip onları ******ürecek. Bir kaç kerre, onları halîfeye isyân etmek için tesvîk etdim. Beni maalesef dinleyen olmadı. Ba’zıları, bana gülüyordu. Sanki, onlara göre dünyâyı yıkın diyordum. Çünki onlar, Hilâfete zapt edilmesi mümkin olmayan bir kal’a gibi bakıyorlardı. Onlara göre, ancak beklenilen Mehdî geldigi zemân, Hilâfetden kurtulabilirlerdi. Onlara göre, Mehdî, Islâm Peygamberinin soyundan gelen ve hicrî 255 senesinde gözlerden gayb olan, on ikinci imâmlarıdır. O, simdi hayâtda imis ve bir gün zuhûr edecek, zulm ve haksızlıkla dolan bu dünyâyı adâlet ile dolduracakmıs. Hayret ediyorum! Sî’îler nasıl olur da, bu hurâfelere inanırlar. Bu, biz hıristiyanların inandıgı (Îsâ gelecek, dünyâyı adâlet ile dolduracak) hurâfesine benziyordu. Bir gün onlardan birisine: (Islâm Peygamberinin yapdıgı gibi, sizin de zulmü önlemeniz farz degil mi?) dedim. Cevâben dedi ki: (ALLAH Ona yardım ediyordu. Bunun için zulmü önlemegi basardı). Dedim ki, (Kur’ânda (Siz ALLAHın dînine yardım ederseniz, O da size yardım eder)[1]) yazılıdır. Siz de sâhlarınızın zulmü karsısında kılıcınıza sarılırsanız, ALLAH size de yardım eder). Cevâbı suydu: (Sen bir tüccarsın, bunlar ise, ilmî mevzû’lardır, akl erdiremezsin). Emîr-ül-mü’minîn Alînin türbesi çok tezyîn edilmis. Güzel bir avlusu, altın kaplamalı büyük bir kubbesi ve iki
[1] Muhammed sûresi, âyet: 7. ALLAHü teâlânın dînine yardım etmek, islâmiyyete tâbi’ olmak ve onu nesr etmege çalısmak demekdir. Hükûmete isyân etmek, dîni yıkmak olur.
büyük minâresi vardı. Her gün bu türbeyi çok sayıda sî’î ziyâret eder. Cemâ’at ile nemâz kılarlar. Ziyâretçilerin her biri, önce esigine egilir, onu öper. Sonra, kabre selâm verirdi. Evvelâ, izn ister, sonra girerlerdi. Türbenin büyük bir avlusu ve bu avluda, din adamları ile ziyâretçiler için bir çok oda vardı. Kerbelâda Alînin türbesine benzer, iki türbe vardı. Birincisi Hüseyne, ikincisi ise, onunla berâber Kerbelâda sehîd olan kardesi (Abbâs)a âiddir. Sî’îler Necefde yapdıklarının aynını (Kerbelâ)da da yapıyorlardı. Kerbelânın iklîmi Necefinkinden dahâ güzeldi. Etrâfında güzel bahçeler ve akarsular vardı. Irâk seferimde kalbimi ferahlandıran bir manzara ile karsılasdım. Ba’zı hâdiseler, Osmânlı hükûmetinin sonunun yaklasdıgını haber veriyordu. Zîrâ, Istanbul hükûmeti tarafından ta’yîn edilen vâlî, câhil ve zâlim bir adamdı. Canının istedigi gibi hareket ederdi. Halk ondan râzı degildi. Sünnîler, vâlî onların hürriyyetlerini tahdîd etdigi ve onlara kıymet vermedigi için, sî’îler ise, kendi aralarında vilâyete lâyık olan, Peygamberin soyundan seyyidler ve serîfler varken, bir Türk vâlî tarafından idâre edilmekden râhatsızlardı. Sî’îlerin hâli, çok vahîm idi. Pislik ve yıkıntılar içinde yasıyorlardı. Yollar emniyyetsizdi. Yol kesenler dâimâ kervanları gözlüyorlar. Berâberlerinde asker olmayınca, hemen saldırıyorlardı. Bunun için, hükûmet onlarla birlikde bir müfreze asker göndermedikçe, kâfileler sefere çıkamıyordu. Sî’î asîretler arasında kavgalar çokdu. Her gün birbirlerini öldürüp yagmalıyorlardı. Cehâlet korkunç bir seklde yaygındı. Sî’îlerin bu hâli, kilisenin Avrupayı istilâ etdigi zemânları bana hâtırlatıyordu. Necef ve Kerbelâdaki din adamları ve onlara baglı bir ekalliyyet hâricinde, her bin sî’îden bir okur yazar çıkmıyordu. Iktisâdî hayât temâmen çökmüs, insanlar fakr-u zarû-
ret içinde kıvranıyorlardı. Devlet çarkı da, dönmez hâle gelmisdi. Sî’îler, hükûmete hiyânet ediyorlardı. Devlet ile halk, birbirlerine sübhe ile bakıyordu. Bunun için, aralarında yardımlasma yokdu. Sî’î din adamları, kendilerini sünnîleri kötülemege vermis, dünyâ ilmlerinden elini etegini çekmislerdi. Kerbelâda ve Necefde dört ay kadar kaldım. Necefde çok siddetli bir hastalık geçirdim. Hattâ, kendimden ümmîdi kesdim. Üç hafta hasta kaldım. Bir doktora gitdim. Bana ba’zı ilâclar verdi. Ilâçları içince sihhatim düzelmege basladı. Hastalıgım müddetince, yerin dibinde bir odada kalıyordum. Benim ev sâhibim, râhatsızlıgım sebebi ile, az bir ücret karsılıgında, ilâc ve yemek yapıyor ve bana hizmet etmekden büyük sevâb bekliyordu. Zîrâ, sözde ben Emîr-ül-mü’minîn Alînin ziyâretçisiydim. Hastalıgımın ilk günlerinde, tabîb sâdece tavuk suyu içmemi söyledi. Sonra, etinden de yimeme müsâade etdi. Üçüncü hafta pirinç çorbası yidim. Iyilesdikden sonra, Bagdâda gitdim. Necef, Hulle, Bagdâd ve yoldaki müsâhedelerimle alâkalı yüz sahîfelik uzun bir rapor hâzırladım. Raporu Müstemlekeler nezâretinin Bagdâddaki mümessiline teslîm etdim. Irâkda mı kalacagım, yoksa Londraya mı dönecegim husûsunda nâzırlıkdan emr bekledim. Londraya dönmek istiyordum. Zîrâ, uzun zemân gurbetde idim. Vatanımı ve âilemi çok özlemisdim. Bilhâssa, benden sonra hayâta gözlerini açan oglum Rasbutini görmek istiyordum. Bundan dolayı, raporumla berâber, nâzırlıkdan kısa bir müddet için bile olsa, Londraya dönmek için izn taleb etdim. Üç senelik Irâk seferimle alâkalı intiba’larımı sifâhen anlatmak ve biraz istirâhat etmek istiyordum. Nâzırlıgın Irâkdaki mümessili, kimse sübhelenmesin diye, kendisine fazla ugramamamı ve Dicle nehrinin kıyısındaki hanların birinde, bir oda kirâlamamı tenbîh etdi ve (Londradan posta geldigi zemân, nâzırlıgın cevâbını sana bildirecegim) dedi. Ben Bagdâdda kaldıgım zemân, Hilâfetin merkezi Istanbul ile Bagdâd arasındaki ma’nevî uzaklıgı müsâhede etdim. Basradan Kerbelâ ve Necefe gitdigimde, Necdli Muhammed, kendisine gösterdigim yoldan sapacak diye, çok üzülüyordum. Zîrâ o, çok mütehavvil ve çok asabî idi. Onun üzerinde insa etdigim bütün emellerimin zâyi’ olacagından korkuyordum. Kendisinden ayrılırken, Istanbula gitmegi düsünüyordu. Bu fikrinden vazgeçmesi için, çok telkînde bulundum ve (Oraya gitdikden sonra, seni tekfîr edebilecekleri bir söz sarf eder ve seni öldürmelerinden çok endise ediyorum) dedim. Gâyem baska idi. Oraya gitdikden sonra, egrilerini dogrultacak, Ehl-i sünnet i’tikâdına dönmesini saglayacak derin âlimlerle görüsmesinden ve bütün emellerimin zâyi’ olacagından korkuyordum. Çünki, Istanbulda ilm ve Islâmın güzel ahlâkı vardı. Necdli Muhammedin, Basrada kalmak istemedigini anlayınca, Isfahan ve Sîrâza gitmesini tavsiye etdim. Çünki, bu iki sehr çok güzeldi. Halkı da, sî’î idi. Sî’anın ise, Necdli Muhammede te’sîr etmek ihtimâli yok idi. Çünki, sî’îlerde ilm ve ahlâk noksandı. Böylece, onun, hâzırladıgım yoldan dönmiyecegine emîn oldum. Ondan ayrılırken, kendisine, (Takıyyeye inanıyor musun?) demisdim. Cevâben, (Evet inanıyorum. Zîrâ sahâbeden biri, müsrikler zulm yapdıgı ve anne ve babasını öldürdükleri zemân, (Takıyye) edip, sirki izhâr etmisdi. Buna karsı Peygamber de, ona hiç bir sey söylememisdi) dedi. Ben de, (Sî’îler arasında, takıyye edip, Sünnî oldugunu söyleme ki, basına bir felâket getirmesinler. Onların memleketlerinden ve ulemâsından istifâde et! Onların âdet ve mezheblerini ögren. Zîrâ bunlar câhil ve inâdcı kimselerdir) dedim. Oradan ayrılırken, zekât olarak, bir mikdâr para verdim. Zekât, muhtaclara dagıtılmak üzere alınan Islâmî bir vergidir. Ayrıca, binmesi için bir hayvan alıp, hediyye etdim. Böylece ayrıldık.
Ayrıldıkdan sonra, kendisiyle irtibâtım kesildi. Bunun için, çok râhatsızdım. Ikimiz de Basraya dönmek üzere ayrıldık, (Kim önce dönüp arkadasını bulamazsa, bir mektûb yazıp, Abdürrızâya bıraksın) dedik. INGILIZ VAHSETI 1– Türkiye gazetesinin 2 temmuz 1995 târîhli dıvar takvîminde diyor ki, Fakîr memleketlerde bebekleri kaçırarak organ nakli ticareti yapan bir ingiliz sebekesi tesbît edildi. Brezilyadan gelen bir haberde diyor ki, Cambridge sehrindeki milletler arası a’zâ nakli teskilâtı, kaçırılan bebekler hakkında tahkîkât yapmakdadır. Ba’zı ingiliz hastahânelerinin, bu bebek a’zâlarına ragbet gösterdikleri, çok pahâlı satın aldıkları tesbît edilmisdir. 2– 4 Temmuz 1995 salı târîhli (Türkiye) gazetesinde diyor ki, kimyâ üzerinde doktora yapmak için ingiltereye giden 60 dan fazla müslimân genç, garîblerin, fakîrlerin yasadıgı New Castle sehrine yerlesdirildi. Talebeden Mustafa Arslanoglu, gece evine dönerken, civardaki kiliseden çıkan iki ingiliz, tas ve sopalarla hücûm edip, bayıltıncıya kadar dövdüler. Yakmak için, üzerine gaz dökdüler. Allahdan çakmakları ates almadı. Bu hâli evinin balkonundan gören bir kız, polise haber verdi. Islâm düsmanı gençler kaçıp, kiliseye saklandılar. 3– Aynı gazetede diyor ki, Bosnada yaradan, açlıkdan hergün yüzlerce müslimân ölüyor. Açlıkdan aglıyan, bayılan yavrularının feryâdlarını duymamak için, ana babalar sokaklara kaçıyorlar. Islâm memleketlerinden gelen gıdâ maddelerini sırplar alıyor. Ingilizlerin idâresindeki birlesmis milletler askerleri sırplara câsûsluk yapıyor. Bu askerler ve hıristiyan turistler, müslimânların vücûdlarından kan fıskırırken, Avrupadan gelen bu islâm düsmanları, seref kadehleri kaldırıyor. Bosnadaki canavarlık, ingilizler tarafından plânlandı. 1988 de Kosovada baslatıldı. Miloseviç masa olarak seçildi. Ingilizler, sırplara, (Korkmayın! Arkanızda biz varız) diyorlar.
Ingiliz kâfiri, islâm beldesinde, ahmakları bularak, hem besler, hem de, Islâma hücûm yollarını ögretir, Islâmiyyete uyana gerici denir. Çıplak gezmek, içki, sehvet moda olur. din kardesligi, sevismek unutulur. Islâm düsmânları, köpekleri besliyor, bunları, mü’minlerin basına geçiriyor. Hepsi, islâmiyyete, ahlâka saldırıyor. ALLAHü teâlâ da, cezâlarını veriyor. Çünki, Kur’ân-ı kerîmde Rabbimiz va’d ediyor, (Islâmiyyeti elbet, koruyacagım) diyor. Müslimânlara da: (Düsmana aldanmayın, çok çalısıp, ondan üstün olun) buyuruyor.

Gücümüzden Şüphe Edersek, Şüphelerimize Güç Vermiş Oluruz
|