AkabeForuM
Özel Arama

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

Digg this topic · Save to del.icio.us · Slashdot It · Post to Technorati · Post to Furl · Submit to Reddit · Share on Facebook · Fark It · Googlize This Post · Add to ma.gnolia · Tag to Wink · Add to MyWeb · Add to Netscape
 
Reply to this topicStart new topic
> Birinci Kısım Beşinci Fasıl
F a T i H
mesaj Sep 1 2009, 15:54
İleti #1


II. Mehmet
*************

Grup: Yönetici
İleti: 5,650
Katılım: 21-June 08
Teşekkür Edilme: 1130 *
Katılım: 21-June 08
Nereden: İstanbul
Üye No: 3
Ruh Halim
Cinsiyet
Taraftar



Birinci Kısm
BESINCI FASL


Necdli Muhammed ile çok samîmî oldugumuz bu günlerde,
sî’îlerin en çok sevdigi, aynı zemânda onların ilm ve
rûhâniyyet merkezi (Kerbelâ) ve (Necef) sehrlerine gitmek
için Londradan emr geldi. Necdli Muhammed ile görüsmemize
son vermege, Basradan ayrılmaga mecbûr oldum.
Fekat, bu câhil ve ahlâkı bozulan adamın, ileride yeni
bir fırka kuracagına ve islâmiyyetin içerden yıkılmasına
sebeb olacagına ve bu fırkanın bozuk inanclarını hâzırlamıs
olduguma sevinerek, Basradan ayrıldım.
Sünnîlerin dördüncü, sî’îlerin ise, birinci halîfesi olan
Alî Necefde defn edilmisdir. Necefe bir fersah, ya’nî yürüyerek
bir sâat uzaklıkdaki (Kûfe) sehri, Alînin hilâfet
merkezi idi. Alî öldürülünce, ogulları Hasen ve Hüseyn,
onu Kûfenin hâricinde ve su anda Necef denilen yerde
defn etdiler. Sonra, Necef inkisâf etmege, Kûfe ise yıkılmaga
basladı. Sî’î din adamları Necefde toplandı. Evler,
çarsılar, medreseler yapıldı.
Istanbuldaki Halîfe, bunlara ihsânda bulunuyordu.
Çünki:
1- Îrândaki sî’î hükûmet, Necefdeki sî’îleri destekliyordu.
Halîfe, onların islerine karıssaydı, her iki hükûmet
arasındaki münâsebetler gerginlesir, hattâ harb dahî vâkı’
olabilirdi.
2- Necef havâlîsinde sî’îleri destekleyen bir çok silâhlı
asîret vardı. Silâhları ve teskilâtları pek ehemmiyyetli
olmamakla berâber, halîfe, o asîretlerle harbe girebilirdi.
3- Necefdeki sî’îler, Hindistân, Afrika ve bütün dünyâdaki
sî’îlerin merci’leri idi. Halîfe, bunlara dokundu-

gu zemân, bütün sî’îler galeyâna gelirdi.
Peygamberin torunu, ya’nî kızı Fâtımanın oglu Hüseyn
bin Alî, Kerbelâda sehîd edilmisdir. Irâk ehli, Hüseyni
Medîneden kendilerine halîfe seçmek için çagırdılar. O ve
âilesi Kerbelâ topragına vardıklarında Irâk ehli caydılar.
Sâmda oturan Emevî halîfesi Yezîd bin Muâviyenin emri
ile, onu yakalamaga çıkdılar. Hüseyn, âilesi ile birlikde,
Irâk ordusuna karsı ölünceye kadar, kahramanca muhârebe
etdi. Irâk ordusu gâlib geldi. O günden sonra, sî’îler
Kerbelâyı rûhânî bir merkez olarak kabûl etdiler ve her
yerden gelip, orada toplanırlar ki, bizim hıristiyanlık dîninde
onun bir benzeri yokdur.
Kerbelâ, sî’îlerin bir sehri olup içinde sî’a medreseleri
vardır. O ve Necef, birbirini desteklerler. Bu iki sehre gitmek
emrini alınca, Basradan Bagdâda, oradan da, Fırat
nehrinin kenârında bulunan “Hulle” sehrine gitdim.
Dicle ve Fırat Türkiyeden gelip, Irâkı yararak Basra
körfezine dökülürler. Irâkın zirâat ve refâhı, bu iki nehre
borçludur.
Ben Londraya döndükden sonra, Müstemlekeler nâzırlıgına
gerekdigi zemân, Irâka teklîflerimizi kabûl etdirmek
için, bu iki nehrin yataklarını degisdirecek bir plân
yapmasını teklîf etdim. Zîrâ, su Irâkdan kesilince, bizim
isteklerimizi kabûl etmege mecbûr olur.
Hulleden Necefe, Âzerbaycanlı bir tüccâr kıyâfetinde
gitdim. Sî’î din adamlarıyla arkadaslık ve samîmiyyet kurdum
ve onları aldatmaga basladım. Onların ders halkalarına
katıldım. Sünnîlerin çalısdıkları gibi, fen bilgilerine
çalısmadıkları ve onlardaki güzel ahlâka mâlik olmadıklarını
gördüm. Meselâ:
1- Osmânlı hükûmetine son derece düsmandılar.
Çünki, onlar sî’î, Türkler sünnî idi. Sünnîlere kâfir diyorlardı.
2- Sî’î âlimleri, tıpkı bizim duraklama devrindeki papazlarımız
gibi, kendilerini tamâmen dînî ilmlere vermis,

dünyevî ilmlerle çok az ilgileniyorlardı.
3- Islâmiyyetin hakîkatinden, ulviyyetinden ve fen ve
teknikdeki terakkîlerden haberleri yokdu.
Kendi kendime dedim ki, sî’îler ne zevallı insanlardır.
Bütün dünyâ uyanık iken, bunlar uyuyorlar. Bir gün gelecek
bir sel gelip onları ******ürecek. Bir kaç kerre, onları halîfeye
isyân etmek için tesvîk etdim. Beni maalesef dinleyen
olmadı. Ba’zıları, bana gülüyordu. Sanki, onlara göre
dünyâyı yıkın diyordum. Çünki onlar, Hilâfete zapt edilmesi
mümkin olmayan bir kal’a gibi bakıyorlardı. Onlara
göre, ancak beklenilen Mehdî geldigi zemân, Hilâfetden
kurtulabilirlerdi.
Onlara göre, Mehdî, Islâm Peygamberinin soyundan
gelen ve hicrî 255 senesinde gözlerden gayb olan, on ikinci
imâmlarıdır. O, simdi hayâtda imis ve bir gün zuhûr
edecek, zulm ve haksızlıkla dolan bu dünyâyı adâlet ile
dolduracakmıs.
Hayret ediyorum! Sî’îler nasıl olur da, bu hurâfelere
inanırlar. Bu, biz hıristiyanların inandıgı (Îsâ gelecek,
dünyâyı adâlet ile dolduracak) hurâfesine benziyordu.
Bir gün onlardan birisine: (Islâm Peygamberinin yapdıgı
gibi, sizin de zulmü önlemeniz farz degil mi?) dedim.
Cevâben dedi ki: (ALLAH Ona yardım ediyordu. Bunun
için zulmü önlemegi basardı). Dedim ki, (Kur’ânda (Siz
ALLAHın dînine yardım ederseniz, O da size yardım
eder)[1]) yazılıdır. Siz de sâhlarınızın zulmü karsısında kılıcınıza
sarılırsanız, ALLAH size de yardım eder). Cevâbı suydu:
(Sen bir tüccarsın, bunlar ise, ilmî mevzû’lardır, akl erdiremezsin).
Emîr-ül-mü’minîn Alînin türbesi çok tezyîn edilmis.
Güzel bir avlusu, altın kaplamalı büyük bir kubbesi ve iki

[1] Muhammed sûresi, âyet: 7. ALLAHü teâlânın dînine yardım etmek, islâmiyyete
tâbi’ olmak ve onu nesr etmege çalısmak demekdir. Hükûmete
isyân etmek, dîni yıkmak olur.


büyük minâresi vardı. Her gün bu türbeyi çok sayıda sî’î
ziyâret eder. Cemâ’at ile nemâz kılarlar. Ziyâretçilerin
her biri, önce esigine egilir, onu öper. Sonra, kabre selâm
verirdi. Evvelâ, izn ister, sonra girerlerdi. Türbenin büyük
bir avlusu ve bu avluda, din adamları ile ziyâretçiler için
bir çok oda vardı.
Kerbelâda Alînin türbesine benzer, iki türbe vardı. Birincisi
Hüseyne, ikincisi ise, onunla berâber Kerbelâda sehîd
olan kardesi (Abbâs)a âiddir. Sî’îler Necefde yapdıklarının
aynını (Kerbelâ)da da yapıyorlardı. Kerbelânın iklîmi
Necefinkinden dahâ güzeldi. Etrâfında güzel bahçeler
ve akarsular vardı.
Irâk seferimde kalbimi ferahlandıran bir manzara ile
karsılasdım. Ba’zı hâdiseler, Osmânlı hükûmetinin sonunun
yaklasdıgını haber veriyordu. Zîrâ, Istanbul hükûmeti
tarafından ta’yîn edilen vâlî, câhil ve zâlim bir adamdı.
Canının istedigi gibi hareket ederdi. Halk ondan râzı degildi.
Sünnîler, vâlî onların hürriyyetlerini tahdîd etdigi ve
onlara kıymet vermedigi için, sî’îler ise, kendi aralarında
vilâyete lâyık olan, Peygamberin soyundan seyyidler ve
serîfler varken, bir Türk vâlî tarafından idâre edilmekden
râhatsızlardı.
Sî’îlerin hâli, çok vahîm idi. Pislik ve yıkıntılar içinde
yasıyorlardı. Yollar emniyyetsizdi. Yol kesenler dâimâ
kervanları gözlüyorlar. Berâberlerinde asker olmayınca,
hemen saldırıyorlardı. Bunun için, hükûmet onlarla birlikde
bir müfreze asker göndermedikçe, kâfileler sefere
çıkamıyordu.
Sî’î asîretler arasında kavgalar çokdu. Her gün birbirlerini
öldürüp yagmalıyorlardı. Cehâlet korkunç bir seklde
yaygındı. Sî’îlerin bu hâli, kilisenin Avrupayı istilâ etdigi
zemânları bana hâtırlatıyordu. Necef ve Kerbelâdaki din
adamları ve onlara baglı bir ekalliyyet hâricinde, her bin
sî’îden bir okur yazar çıkmıyordu.
Iktisâdî hayât temâmen çökmüs, insanlar fakr-u zarû-

ret içinde kıvranıyorlardı. Devlet çarkı da, dönmez hâle
gelmisdi. Sî’îler, hükûmete hiyânet ediyorlardı.
Devlet ile halk, birbirlerine sübhe ile bakıyordu. Bunun
için, aralarında yardımlasma yokdu. Sî’î din adamları,
kendilerini sünnîleri kötülemege vermis, dünyâ ilmlerinden
elini etegini çekmislerdi.
Kerbelâda ve Necefde dört ay kadar kaldım. Necefde
çok siddetli bir hastalık geçirdim. Hattâ, kendimden ümmîdi
kesdim. Üç hafta hasta kaldım. Bir doktora gitdim.
Bana ba’zı ilâclar verdi. Ilâçları içince sihhatim düzelmege
basladı. Hastalıgım müddetince, yerin dibinde bir odada
kalıyordum. Benim ev sâhibim, râhatsızlıgım sebebi ile, az
bir ücret karsılıgında, ilâc ve yemek yapıyor ve bana hizmet
etmekden büyük sevâb bekliyordu. Zîrâ, sözde ben
Emîr-ül-mü’minîn Alînin ziyâretçisiydim. Hastalıgımın ilk
günlerinde, tabîb sâdece tavuk suyu içmemi söyledi. Sonra,
etinden de yimeme müsâade etdi. Üçüncü hafta pirinç
çorbası yidim. Iyilesdikden sonra, Bagdâda gitdim. Necef,
Hulle, Bagdâd ve yoldaki müsâhedelerimle alâkalı yüz sahîfelik
uzun bir rapor hâzırladım. Raporu Müstemlekeler
nezâretinin Bagdâddaki mümessiline teslîm etdim. Irâkda
mı kalacagım, yoksa Londraya mı dönecegim husûsunda
nâzırlıkdan emr bekledim.
Londraya dönmek istiyordum. Zîrâ, uzun zemân gurbetde
idim. Vatanımı ve âilemi çok özlemisdim. Bilhâssa,
benden sonra hayâta gözlerini açan oglum Rasbutini görmek
istiyordum. Bundan dolayı, raporumla berâber, nâzırlıkdan
kısa bir müddet için bile olsa, Londraya dönmek için
izn taleb etdim. Üç senelik Irâk seferimle alâkalı intiba’larımı
sifâhen anlatmak ve biraz istirâhat etmek istiyordum.
Nâzırlıgın Irâkdaki mümessili, kimse sübhelenmesin
diye, kendisine fazla ugramamamı ve Dicle nehrinin kıyısındaki
hanların birinde, bir oda kirâlamamı tenbîh
etdi ve (Londradan posta geldigi zemân, nâzırlıgın cevâbını
sana bildirecegim) dedi. Ben Bagdâdda kaldıgım

zemân, Hilâfetin merkezi Istanbul ile Bagdâd arasındaki
ma’nevî uzaklıgı müsâhede etdim.
Basradan Kerbelâ ve Necefe gitdigimde, Necdli Muhammed,
kendisine gösterdigim yoldan sapacak diye, çok
üzülüyordum. Zîrâ o, çok mütehavvil ve çok asabî idi.
Onun üzerinde insa etdigim bütün emellerimin zâyi’ olacagından
korkuyordum.
Kendisinden ayrılırken, Istanbula gitmegi düsünüyordu.
Bu fikrinden vazgeçmesi için, çok telkînde bulundum
ve (Oraya gitdikden sonra, seni tekfîr edebilecekleri bir
söz sarf eder ve seni öldürmelerinden çok endise ediyorum)
dedim.
Gâyem baska idi. Oraya gitdikden sonra, egrilerini
dogrultacak, Ehl-i sünnet i’tikâdına dönmesini saglayacak
derin âlimlerle görüsmesinden ve bütün emellerimin zâyi’
olacagından korkuyordum. Çünki, Istanbulda ilm ve Islâmın
güzel ahlâkı vardı.
Necdli Muhammedin, Basrada kalmak istemedigini
anlayınca, Isfahan ve Sîrâza gitmesini tavsiye etdim. Çünki,
bu iki sehr çok güzeldi. Halkı da, sî’î idi. Sî’anın ise,
Necdli Muhammede te’sîr etmek ihtimâli yok idi. Çünki,
sî’îlerde ilm ve ahlâk noksandı. Böylece, onun, hâzırladıgım
yoldan dönmiyecegine emîn oldum.
Ondan ayrılırken, kendisine, (Takıyyeye inanıyor musun?)
demisdim. Cevâben, (Evet inanıyorum. Zîrâ sahâbeden
biri, müsrikler zulm yapdıgı ve anne ve babasını öldürdükleri
zemân, (Takıyye) edip, sirki izhâr etmisdi. Buna
karsı Peygamber de, ona hiç bir sey söylememisdi) dedi.
Ben de, (Sî’îler arasında, takıyye edip, Sünnî oldugunu
söyleme ki, basına bir felâket getirmesinler. Onların
memleketlerinden ve ulemâsından istifâde et! Onların
âdet ve mezheblerini ögren. Zîrâ bunlar câhil ve inâdcı
kimselerdir) dedim.
Oradan ayrılırken, zekât olarak, bir mikdâr para verdim.
Zekât, muhtaclara dagıtılmak üzere alınan Islâmî bir
vergidir. Ayrıca, binmesi için bir hayvan alıp, hediyye etdim.
Böylece ayrıldık.

Ayrıldıkdan sonra, kendisiyle irtibâtım kesildi. Bunun
için, çok râhatsızdım. Ikimiz de Basraya dönmek üzere
ayrıldık, (Kim önce dönüp arkadasını bulamazsa, bir
mektûb yazıp, Abdürrızâya bıraksın) dedik.

INGILIZ VAHSETI
1– Türkiye gazetesinin 2 temmuz 1995 târîhli dıvar takvîminde diyor ki, Fakîr
memleketlerde bebekleri kaçırarak organ nakli ticareti yapan bir ingiliz
sebekesi tesbît edildi. Brezilyadan gelen bir haberde diyor ki,
Cambridge sehrindeki milletler arası a’zâ nakli teskilâtı, kaçırılan bebekler
hakkında tahkîkât yapmakdadır. Ba’zı ingiliz hastahânelerinin,
bu bebek a’zâlarına ragbet gösterdikleri, çok pahâlı satın aldıkları tesbît
edilmisdir.
2– 4 Temmuz 1995 salı târîhli (Türkiye) gazetesinde diyor ki, kimyâ üzerinde
doktora yapmak için ingiltereye giden 60 dan fazla müslimân genç,
garîblerin, fakîrlerin yasadıgı New Castle sehrine yerlesdirildi. Talebeden
Mustafa Arslanoglu, gece evine dönerken, civardaki kiliseden çıkan
iki ingiliz, tas ve sopalarla hücûm edip, bayıltıncıya kadar dövdüler.
Yakmak için, üzerine gaz dökdüler. Allahdan çakmakları ates almadı.
Bu hâli evinin balkonundan gören bir kız, polise haber verdi. Islâm düsmanı
gençler kaçıp, kiliseye saklandılar.
3– Aynı gazetede diyor ki, Bosnada yaradan, açlıkdan hergün yüzlerce
müslimân ölüyor. Açlıkdan aglıyan, bayılan yavrularının feryâdlarını
duymamak için, ana babalar sokaklara kaçıyorlar. Islâm memleketlerinden
gelen gıdâ maddelerini sırplar alıyor. Ingilizlerin idâresindeki birlesmis
milletler askerleri sırplara câsûsluk yapıyor. Bu askerler ve hıristiyan
turistler, müslimânların vücûdlarından kan fıskırırken, Avrupadan
gelen bu islâm düsmanları, seref kadehleri kaldırıyor. Bosnadaki canavarlık,
ingilizler tarafından plânlandı. 1988 de Kosovada baslatıldı. Miloseviç
masa olarak seçildi. Ingilizler, sırplara, (Korkmayın! Arkanızda
biz varız) diyorlar.


Ingiliz kâfiri, islâm beldesinde,
ahmakları bularak, hem besler, hem de,
Islâma hücûm yollarını ögretir,
Islâmiyyete uyana gerici denir.
Çıplak gezmek, içki, sehvet moda olur.
din kardesligi, sevismek unutulur.
Islâm düsmânları, köpekleri besliyor,
bunları, mü’minlerin basına geçiriyor.
Hepsi, islâmiyyete, ahlâka saldırıyor.
ALLAHü teâlâ da, cezâlarını veriyor.
Çünki, Kur’ân-ı kerîmde Rabbimiz va’d ediyor,
(Islâmiyyeti elbet, koruyacagım) diyor.
Müslimânlara da: (Düsmana aldanmayın,
çok çalısıp, ondan üstün olun) buyuruyor.



User's Signature



Gücümüzden Şüphe Edersek, Şüphelerimize Güç Vermiş Oluruz
Go to the top of the page
 
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 üye:

Collapse

> Benzer Konular

  Başlık Cevaplar Konuyu Başlatan Okunma Son Aktivite
No New Posts Birinci Cumhuriyet Dersim’dir...
0 AkHaber 54 21st November 2011 - 06:59
Gn: AkHaber
No New Posts Birinci Şamahı Zaferi
0 F a T i H 327 12th September 2009 - 20:39
Gn: F a T i H
No New Posts Birinci Kısım Yedinci Fasıl
0 F a T i H 612 5th September 2009 - 16:13
Gn: F a T i H
No New Posts Birinci Kısım Altıncı Fasıl
0 F a T i H 634 5th September 2009 - 16:09
Gn: F a T i H
No New Posts Birinci Kısım Dördüncü Fasıl
4 F a T i H 1,160 1st September 2009 - 16:00
Gn: hudeybiye


 


Basit Görünüm Tarih : 9th February 2012 - 11:29



.: Forumumuzun Akabe Vakfı ve Kuruluşları İle Hiç Bir Bağlantısı YOKTUR.