Grup: Yönetici
İleti: 5,594
Katılım: 21-June 08
Katılım: 21-June 08
Üye No: 3
Ruh Halim 
Cinsiyet 
Taraftar
|
Birinci Kısm ALTINCI FASL
Bir müddet Bagdâdda kaldım. Sonra, Londraya dönmek için emr geldi. Ben de döndüm. Londrada sekreter ve ba’zı nezâret mensûbları ile görüsdüm. Onlara uzun seferimde yapdıklarımı ve müsâhedelerimi anlatdım. Irâkla alâkalı ma’lûmâtlarıma çok sevindiler ve memnûniyyetlerini bildirdiler. Dahâ önce gönderdigim raporu da görmüslerdi. Safiyye de, benim raporuma mutâbık bir rapor yollamıs. Yine ögrendim ki, her seferimde, nâzırlıgın adamları, beni ta’kîb etmisler. Onlar da, gönderdigim raporlara ve sekretere anlatdıklarıma mutâbık raporlar vermisler. Sekreter, Nâzır ile görüsmem için bana vakt verdi. Nâzırı makâmında ziyâret etdigimde, beni Istanbuldan döndügüm seferden farklı bir seklde karsıladı. Kalbinde, müstesnâ bir yer isgâl etmis oldugumu anladım. Nâzır, Necdli Muhammedi elde etdigime çok memnun oldu. (O, nâzırlıgımızın aradıgı bir silâh idi. Ona her nev’ sözü ver. Bütün mesâ’in, sâdece onu elde etmek için olsa dahî deger) dedi. Ben de: (Necdli Muhammed için çok endîseli idim. Zîrâ fikrinden dönmüs olabilir) dedim. (Kalbin râhat olsun. Ondan ayrıldıgında sâhib oldugu fikrlerden dönmemisdir ve Isfahanda nâzırlıgımızın câsûsları, onunla görüsmüsler, nâzırlıga onun bozulmadıgını haber vermislerdir) dedi. Kendi kendime dedim ki: (Necdli Muhammed nasıl sırlarını baskasına anlatabilir)? Bunu nâzıra sormaga cesâret edemedim. Fekat, sonra Necdli Muhammed ile görüsdügümde anladım ki, Isfahanda Abdülkerîm isminde bir adam onunla görüsmüs ve (Ben Seyh Mu-
hammedin [Beni kast ediyor] kardesiyim. Sizin hakkınızda ne biliyorsa hepsini bana söyledi) diyerek, Necdli Muhammedi aldatmıs ve onun sırlarını ögrenmis. Necdli Muhammed bana: (Safiyye benimle Isfahana geldi ve iki ay dahâ, onunla müt’a nikâhı ile yasadık. Abdülkerîm de, benimle Sîrâza geldi ve Safiyyeden dahâ güzel ve dahâ câzib Âsiye isminde bir kadın dahâ buldu. O kadınla da müt’a nikâhı ile, hayâtımın en nes’eli dakîkalarını geçirdim) dedi. Dahâ sonra ögrendim ki, Abdülkerîm, Isfahan havâlîsinden Celfa’da oturan, nâzırlıgın hıristiyan bir ajanıdır. Âsiye ise, Sîrâz yehûdîlerinden olup, nâzırlıgın baska bir ajanıdır. Dördümüz, Necdli Muhammedi ileride kendisinden bekleneni en güzel bir seklde yapabilecek sûretde yetisdirdik. Ben, hâdiseleri Nâzıra, sekreter ve tanımadıgım iki Nezâret mensûbunun huzûrunda anlatınca, Nâzır bana: (Sen nâzırlıgın en büyük madalyasını hak etdin. Zîrâ sen, nâzırlıgın en mühim ajanları arasında birincisin. Sekreter sana, vazîfende yardımcı olacak bazı devlet sırları söyleyecek) dedi. Sonra, âilemle görüsmek için, bana on günlük izn verdiler. Ben de, dogru evime gitdim. Bana çok benziyen oglumla en tatlı dakîkalar geçirdim. Oglum ba’zı kelimeleri konusuyordu ve o kadar güzel bir yürüyüsü vardı ki, o yürürken, sanki benim vücûdümden bir parça yürüyor gibiydi. Bu on günlük iznim çok sevinçli ve nes’eli geçdi. Sevincimden sanki uçacakdım. Vatanıma ve âileme kavusmakdan, büyük bir haz duydum. Bu on günlük izn içinde, beni çok seven ihtiyâr halamı da ziyâret etdim. Halamı ziyâret etmem çok iyi oldu. Zîrâ, ben üçüncü sefere çıkdıkdan sonra, hayâta veda’ etmisdi. Onun vefâtına çok üzülmüsdüm. Bu on günlük izn, bir sâat gibi çabuk geçdi. Böyle, nes’eli günler, bir sâat gibi geçdigi hâlde, elemli günler in-
sana asrlar gibi geliyor. Necefdeki hastalık günlerimi hâtırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmisdi. Nâzırlıga, yeni emrleri almak için gitdigimde, karsımda, güleryüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıkdı ki, bundan, bana olan sevgisi zâhir oluyordu. Bana: (Nâzırımızın ve müstemlekelerle vazîfeli hey’etin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyecegim. Ilerde, bu iki sırdan çok istifâden olacakdır. Bu iki sırrı, kendilerine tam i’timâd edilen, birkaç kisiden baska kimse bilmez) dedi. Elimden tutarak, Nâzırlıgın bir odasına ******ürdü. Bu odada çok câzib bir seyle karsılasdım: Yuvarlak bir masanın etrâfında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmânlı pâdisâhının kıyâfetinde idi. Türkçe ve ingilizce biliyordu. Ikincisi, Istanbuldaki Seyhul-islâmın kıyâfetinde idi. Üçüncüsü, Îrân Sâhının kıyâfetinde idi. Dördüncüsü, Îrân serâyındaki vezîrin kıyâfetinde idi. Besincisi, sî’îlerin tâbi’ oldugu Necefdeki en büyük âlimin kıyâfetinde idi. Bu son üç kisi, farsça ve ingilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtib bulunuyordu. Bu kâtibler aynı zemânda, bu adamlara, câsûsların Istanbul, Îrân ve Necefdeki, onların aslları olan bes kisi hakkında topladıkları ma’lûmâtı bildiriyorlardı. Sekreter: (Bu bes kisi, oralardaki bes kisiyi temsîl ederler. Onların ne düsündüklerini anlamak için, aslları gibi yetisdirdik. Biz Istanbul, Tahran ve Necefdekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabûl eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevâblandırıyor. Bizim tesbîtimize göre, buradakilerin cevâbları, oradakilerin cevâblarına yüzde yetmis mutâbıkdır. Istersen, tecribe mâhiyyetinde bir seyler sorabilirsin. Nasılsa, dahâ önce Necef âlimi ile görüsmüsdün) dedi.
Ben de peki dedim. Zîrâ, dahâ önce, Necefdeki sî’anın en büyük âlimi ile görüsmüs ve ona ba’zı husûslar sormusdum. Iste, onun benzerinin yanına yaklasdım ve dedim ki: (Hocam, sünnî ve mütaassıb oldugu için, hükûmete harb açmamız câiz olur mu?) Biraz düsündükden sonra, (Hayır, sünnî oldugu için hükûmete harb açmamız câiz degildir. Zîrâ, bütün müslimânlar kardesdirler. Ancak onlar, ümmete zulm ve iskence yaparlarsa harb açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker sartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bırakdıkları zemân, elimizi onlardan çekeriz) dedi. Ben, (Hocam, yehûdî ve hıristiyanların necs olmaları ile alâkalı görüsünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet onlar necsdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevâben, (Bu, hakârete karsı misillemede bulunmakdır. Zîrâ onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzîb ederler. Biz de, buna karsı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik îmândandır degil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı serîf) [Hazret-i Alînin türbesinin etrâfı], cadde ve sokaklar temiz degildir? Hattâ, ilm medreseleri bile, temiz sayılmaz). Cevâben: (Evet, hakîkaten temizlik îmândandır. Fekat ne yapalım, sî’îler, temizlige ehemmiyyet vermeyince, böyle olur) dedi. Nâzırlıkdaki bu adamın cevâbları, Necefdeki sî’î âliminin cevâblarına tıpa tıp mutâbık idi. Bu adamın Necefdeki âlime bu kadar uygunlugu, beni hayretler içinde bırakdı. Bir de üstelik bu adam farsça biliyordu. Sekreter: (Sâyed sen diger dört kisinin aslları ile de görüsmüs olsaydın, simdi onlarla da görüsebilir ve onların da asllarına ne kadar mutâbık oldugunu görebilirdin) dedi. Ben dedim ki: (Seyh-ul-islâmın da nasıl düsündügünü biliyorum. Çünki, benim Istanbuldaki hocam Ahmed efendi, Seyh-ul-islâmı bana iyice anlatmısdı.) Sekreter: (O zemân buyur, onun da nümûnesi ile görüsebilirsin) dedi.
Seyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklasdım ve ona dedim ki: (Halîfeye itâ’at etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itâ’at etmek farz oldugu gibi, bu da vâcibdir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim. Cevâben dedi ki: (Cenâb-ı ALLAHın bu âyetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül emre itâ’at ediniz)[1].) Ben, (ALLAH bize, askerine Medîneyi yagmalamayı halâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halîfe Yezîde ve içki içen Velîde itâ’at etmegi emr eder öyle mi?) dedim. Cevâbı suydu: (Oglum, Yezîd ALLAH tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmegi emr etmedi. Sen, sî’îlerin yalanlarına inanma! Kitâbları iyi oku! Hatâ yapdı. Sonra tevbe de etdi. Medîne-i münevvereyi yagmalamayı halâl edisinde isâbet etmisdir. Çünki, Medîne halkı azıp bâgî olmus ve itâ’ati bırakmısdı. Velîde gelince, evet o fâsık idi. Halîfenin yapdıklarını taklîd degil, islâmiyyete uygun olan emrlerine itâ’at etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, dahâ önce sormus ve az bir fark ile aynı cevâbları almısdım. Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hâzırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu üsûl ile sultânın ve sî’î olsun, sünnî olsun, müslimân âlimlerinin düsünce kâbiliyyetlerini ögreniyoruz. Siyâsî ve dînî mevzû’larda, onlar ile mücâdele etmemize yardımcı tedbîrler bulmaga çalısıyoruz. Meselâ, düsman askerlerinin hangi tarafdan gelecegini bilirsen, ona göre hâzırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerlesdirirsin ve onu perîsân edersin. Fekat, onun ne tarafdan saldıracagını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelisigüzel dagıtır ve maglûb olursun. Aynen öyle, müslimânların, dinlerinin ve mezheblerinin hak olduguna dâir getirecekleri delîlleri bilirsen, onların delîllerini çürütebilecek karsı delîller hâzırlaman mümkin olur ve o karsı delîllerle onların akîdelerini sarsabilirsin) dedi. _______________________ [1] Nisâ sûresi, âyet: 59
Sonra, adı geçen temsîlî bes adamın askerlik, mâliye, meârif ve dînî sahâlarla alâkalı aralarında geçen mütâle’a ve plânların netîcelerini ihtivâ eden, bin sahîfelik bir kitâb verdi. (Okudukdan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitâbı alıp eve ******ürdüm. Üç haftalık ta’tîlim içinde, basdan sona kadar dikkat ile mütâle’a etdim. Kitâb, çok hayret edilecek cinsdendi. Zîrâ, ihtivâ etdigi mühim cevâblar ve ince mütâle’aları sahih gibiydi. Kanâatimce, temsîlî bes adamın cevâbları da, asllarının cevâblarına yüzde yetmisden fazla mutâbık idi. Zâten sekreter de, dahâ önce, cevâbların yüzde yetmis nisbetinde isâbetli oldugunu söylemisdi. Bu kitâbı okudukdan sonra, devletime olan i’timâdım biraz dahâ artdı ve Osmânlı Imperatorlugunun bir asrdan dahâ az bir zemân içinde yıkılması plânlarının hâzırlandıgını yakînen anladım. Sekreter, bana dedi ki: (Buna benzer diger odalarda, su anda sömürdügümüz veyâ sömürmeyi plânladıgımız devletler için de, böyle masalar vardır.) Sekretere, (Bu kadar titiz ve muktedir adamları nerden buluyorsunuz?) dedim. Cevâben: (Bütün dünyâ ülkelerindeki ajanlarımız, devâmlı bize ma’lûmât veriyorlar. Gördügün bu temsîller, islerinde mütehassısdırlar. Tabîîdir ki, sen falanca adamın bildigi bütün özel bilgilerle donatılırsan, onun gibi düsünebilir ve onun verdigi hükmleri verebilirsin. Zîrâ, artık sen, onun nümûnesi mesâbesindesin) dedi. Sekreter, sözüne devâm ederek, (Bu, Nezâretimizin sana söylememi emr etdigi birinci sır idi. Ikinci sırrı da bir ay sonra, bin sahîfelik kitâbı iâde etdiginde söyliyecegim) dedi. Ben kitâbı, kısm kısm basdan sonuna kadar i’tinâ ile okudum. Bu sâyede, Muhammedîlerle alâkalı ma’lûmâtım artdı. Onların nasıl düsündügünü, onların za’îf noktalarını, kuvvetli noktalarını, ayrıca, kuvvetli noktaları-
nı za’îf nokta hâline getirmenin üsûllerini iyice ögrenmis oldum. Kitâbın kayd etdigi, müslimânların za’îf noktaları sunlardır: 1- Sünnî-sî’î ihtilâfı, Pâdisâh ve halk ihtilâfı[1], TürkÎrân ihtilâfı, asîretler ihtilâfı, âlimler ile devlet arasındaki ihtilâf[2]. 2- Çok az bir istisnâ ile, müslimânlar câhildirler[3]. 3- Ma’neviyyatsızlık, bilgisizlik ve su’ûrsuzluk[4]. 4- Temâmen dünyâyı bırakıp, sâdece âhiret ile mesgûl olmaları[5]. 5- Hükümdârların diktatör ve zâlim olmaları[6].
_______________________ [1] Bu söz çok yanlısdır. Pâdisâha itâ’at etmek farz oldugunu yukarıda kendi de yazmısdır. [2] Bu da iftirâdır. Osmânlı devletinin âlimlere verdigi kıymet ve i’tibâr, Osmân gâzînin vasiyyetnâmesinde uzun yazılıdır. Bütün pâdisâhlar, âlimlere en yüksek mevkı’leri vermislerdir. Mevlânâ Hâlid-i Bagdâdîyi, hasedcileri, ikinci Mahmûd hâna sikâyet ve i’dâmını taleb etdikleri zemân, (âlimlerden devlete zarar gelmez) dedigi ve talebi red etdigi meshûrdur. Osmânlı sultânları, âlimlere ev, erzak ve bol maâs verirlerdi. [3] Binlerce Osmânlı âliminin, din, ahlâk, îmân ve fen üzerindeki kitâbları, dünyâca bilinmekdedir. En câhil sanılan köylüler, dinlerini ve ibâdetlerini ve san’atlarını iyi bilirlerdi. Bütün köylerde câmi’ler, mektebler, medreseler vardı. Buralarda, okuma, yazma, din ve dünyâ ilmleri ögretilirdi. Köylü kadınlar, Kur’ân-ı kerîm okurlardı. Köylerde yetisdirilen âlimler ve Evliyâ pek çokdu. [4] Osmânlı müslimânlarının ma’neviyyâtı çok kuvvetli idi. Millet, sehîdlik derecesine kavusmak için, cihâda kosardı. Her nemâzdan sonra ve Cum’a hutbelerinde, din adamları halîfelere, devlete düâ eder, herkes âmîn derdi. Hıristiyan köylüleri okuma yazma bilmez, dinden, dünyâ bilgilerinden habersiz, papazların yalanlarını, efsânelerini din sanırlar. Su’ûrsuz, hayvan sürüsü gibidirler. [5] Islâmiyyet, hıristiyanlıkda oldugu gibi, din ile dünyâyı ayırmamısdır. Dünyâ isleri ile mesgûl olmak da ibâdetdir. Peygamberimiz: (Hiç ölmiyecek gibi dünyâ için, yarın ölecekmis gibi de, âhiret için çalısınız!) buyurdu. Hâlbuki, Incîlde, dünyâ için çalısmak men’ edilmekdedir. [6] Hükümdârlar, ahkâm-ı islâmiyyeyi tatbîk etmek için baskı yaparlardı. Avrupadaki krallar gibi zulm yapmazlardı.
6- Yollar emniyyetsiz, nakliyyât ve seyâhatin kesik olusu[ 1]. 7- Her sene onbinlerce kisiyi ölüme ******üren veba, kolera gibi hastalıklara karsı tedbirsizlik ve saglıga önem vermemeleri[2]. 8- Sehrlerin virâneligi ve su sebekelerinin yoklugu[3]. 9- Idârenin âsîlere, bâgîlere karsı âciz olusu, ölçüsüzlük ve o kadar övündükleri Kur’ânın kanûnlarını yok denebilecek kadar az tatbîk etmeleri[4]. 10- Ekonomik çöküntü, fakîrlik ve geri kalmıslık. 11- Nizâmî bir ordunun olmayısı, silâhsızlık ve silâhların klâsik ve çürük olusu[5]. 12- Kadın haklarının çignenmesi [6]. 13- Çevre saglıgının ve temizligin yoklugu[7]. Kitâb, (Müslimânların za’îf noktaları) olarak, zikr etdigi yukarıdaki maddelerden sonra, müslimânları, dinleri olan Islâmiyyetin maddî ve ma’nevî üstünlügünden ____________________ [1] Yollar o kadar emniyyetli idi ki, Bosnadan kalkan bir müslimân, Mekkeye kadar râhat ve parasız gider, yolda, köylerde, yir, içer, geceler, hediyyeler alırdı. [2] Her yerde hastahâneler, sifâhâneler vardı. Napolyonu bile Osmânlılar tedâvi etdi. Bütün müslimânlar, (Îmânı olan, temiz olur) hadîs-i serîfine uyarlar. [3] Bu iftirâlara cevâb vermege bile degmez. Delhî sultânı, Fîrûz sâh 790 [m. 1388] de vefât etdi. Bunun yapdırdıgı 240 kilometrelik, genis su yolunun suladıgı bahçeler, bostanlar, Ingiliz isgâli zemânında çöl hâline geldi. Osmânlı mi’mârîsinin, bakıyyeleri bile, simdi turistlerin gözünü kamasdırmakdadır. [4] Osmânlıları, fransız krallarının pisliklerini Sen nehrine döken generallerin madalya almaları gibi sanıyorlar. [5] 726 [m. 1326] senesinde tahta çıkan Orhan gâzînin kurdugu nizâmî orduyu ve Yıldırım Bâyezîd hânın 799 [m. 1399] da Nigboluda büyük haçlı ordusunu maglûb eden mükemmel ordusunu bilmiyor mu? [6] Ingilizlerin ticâretden, san’atdan, silâhdan ve kadın haklarından haberleri yok iken, Osmânlılarda bunların a’lâsı vardı. Isveç ve Fransız krallarının Osmânlılardan yardım istediklerini de inkâr edebilirler mi? [7] Sokaklar tertemizdi. Hattâ, tükrükleri temizlemek için bile vazîfeliler vardı.
câhil bırakmanın lâzım oldugunu tavsiye ediyordu. Ayrıca, islâmiyyet hakkında, su bilgilere de yer veriyordu: 1- Islâm, birlik ve berâberligi emr edip, tefrikayı yasaklıyor. Kur’ânda, (Topyekün ALLAHın ipine sarılın)[1] deniliyor. 2- Islâm su’ûrlanmagı ve bilgi edinmegi emr ediyor. Kur’ânda, (Yeryüzünde dolasın)[2] deniliyor. 3- Islâm, ilm ögrenmegi emr ediyor. Bir hadîsde, (Ilm ögrenmek, her erkek ve kadın müslimâna farzdır) deniliyor. 4- Islâm, dünyâ için çalısmagı emr ediyor. Kur’ânda, (Onlardan ba’zıları, Ey Rabbimiz bize dünyâda da âhiretde de güzeli nasîb eyle)[3] deniliyor. 5- Islâm, istisâreyi emr ediyor. Kur’ânda, (Onların isleri, aralarında müsâvere iledir)[4] deniliyor. 6- Islâm, yol yapmagı emr ediyor. Kur’ânda, (Yeryüzünde yürüyün)[5] deniliyor. 7- Islâm, müslimânlara sıhhatlarını korumalarını emr ediyor. Bir hadîsde, (Ilm dörtdür: 1) Dînin muhâfazası için fıkh ilmi, 2) Sıhhatin korunması için tıb ilmi, 3) Lisânın muhâfazası için sarf ve nahv ilmi, 4) Vaktlerin bilinmesi için astronomi ilmi) deniliyor. 8- Islâm, i’mârı emr ediyor. Kur’ânda, (ALLAH yeryüzündeki her seyi sizin için yaratmısdır)[6] deniliyor. 9- Islâm, nizâmı emr ediyor. Kur’ânda, (Her sey hesâblı, nizâmlıdır) deniliyor[7]. 10- Islâm, ekonomide kuvvetli olmagı emr ediyor. Bir hadîsde, (Hiç ölmeyecekmis gibi dünyân için, yarın öle- ______________ [1] Âl-i Imrân sûresi, âyet: 103 [2] Âl-i Imrân sûresi, âyet: 137 [3] Bekara sûresi, âyet: 201 [4] Sûrâ sûresi, âyet: 38 [5] Mülk sûresi, âyet: 15 [6] Bekara sûresi, âyet: 29 [7] Hicr sûresi, âyet: 19
cekmis gibi de, âhiretin için çalıs) deniliyor. 11- Islâm, çok kuvvetli silâhlarla mücehhez bir ordu kurmayı emr ediyor. Kur’ânda, (Onlara karsı gücünüzün yetdigi kadar kuvvet hâzırlayın)[1] deniliyor. 12- Islâm, kadınların haklarına ri’âyeti ve ona kıymet vermegi emr ediyor. Kur’ânda, (Erkeklerin mesrû’ sûretde kadınlar üzerinde (hakları) oldugu gibi, kadınların da, onların üzerinde (hakları) vardır)[2] deniliyor. 13- Islâm, temizligi emr ediyor. Bir hadîsde, (Temizlik îmândandır) deniliyor. Kitâbın, bozulmasını, yok edilmesini emr etdigi kuvvet noktaları da sunlardır: 1- Islâm, ırk, dil, örf, âdet ve milliyetçilik teassubunu ortadan kaldırmısdır. 2- Fâiz, ihtikâr, zinâ, içki ve domuz eti yasakdır. 3- Müslimânlar, sımsıkı bir seklde âlimlerine baglıdırlar. 4- Sünnî müslimânlar Halîfeyi Peygamberin vekîli olarak kabûl eder. Allaha ve Peygambere gösterilmesi lâzım olan hurmeti, ona da göstermenin farz olduguna inanırlar. 5- Cihâd farzdır. 6- Sî’î müslimânlara göre, gayr-ı müslim olan bütün insanlar ve sünnî müslimânlar necsdirler. 7- Bütün müslimânlar, Islâmın biricik hak din olduguna îmân ederler. 8- Müslimânların çogu, yehûdî ve hıristiyanların Arab yarımadasından çıkarılmasının farz olduguna inanırlar. 9- Ibâdetlerini, meselâ (nemâzı, orucu, haccı...) çok güzel bir seklde edâ ederler. 10- Sî’î müslimânlar, Islâm memleketlerinde kiliselerin insâsının harâm olduguna inanırlar. ___________ [1] Enfâl sûresi, âyet: 60 [2] Bekara sûresi, âyet: 228
11- Müslimânlar, Islâm akîdesine sımsıkı baglıdırlar. 12- Sî’î müslimânlar, (Humüs)ün ya’nî ganîmetin besde birinin âlimlere verilmesini farz bilirler. 13- Müslimânlar, çocuklarını öyle büyütüyorlar ki, ecdâdlarının yolundan ayrılmaları mümkin degildir. 14- Müslimân kadınlar, o kadar güzel örtünüyorlar ki, onlara fesâdın bulasması kâbil degildir. 15- Müslimânları her gün bes def’a biraraya getiren, cemâ’at nemâzları vardır. 16- Onlara göre, Peygamber, Alî ve sâlihlerin kabrleri mukaddes oldugu için, oralarda da toplanırlar. 17- Peygamberlerinin neslinden gelen [Seyyid ve serîf ismi verilen] ler Peygamberi hâtırlatır ve müslimânların gözünde, Onun canlı kalmasını te’mîn ederler. 18- Müslimânlar toplandıkları zemân, vâizler, onların îmânlarını kuvvetlendirir ve ibâdete tesvîk ederler. 19- Emr-i bil-ma’rûf [iyiligi emr etme] ve nehy-i anilmünker [kötülükden men’ etme] farzdır. 20- Müslimânların çogalması için, evlenmek ve birden fazla kadın nikâh etmek sünnetdir. 21- Müslimân için, bir insanı Islâma getirmek, bütün dünyâya sâhib olmakdan dahâ iyidir. 22- Müslimânlar arasında, (Kim hayrlı bir yol açarsa, onun sevâbına ve o yolda giden her insânın kazandıgı sevâblara nâil olur) hadîsi meshûrdur. 23- Müslimânlar, Kur’âna ve hadîslere çok büyük hurmet gösterirler. Onlara tâbi’ olmanın, Cennete girmege biricik sebeb olduguna inanırlar. Kitâb, müslimânların kuvvetli noktalarını bozup, za’îf noktalarını yaymagı tavsiye ediyor ve bunu yapabilmek için, gerekli yolları sıralıyor. Za’îf noktaları yaymak için sunları tavsiye ediyor:
1- Cemâ’atlerin, aralarına adâvet sokup, sû’i zannı asılıyarak, ihtilâfı tesvîk eden kitâblar nesr etmek sûretiyle, ihtilâfları yerlesdirmek. 2- Mekteblerin açılmasını, kitâbların nesr edilmesini men’ etmek, yakılması ve yok edilmesi mümkin olan din kitâblarını yakmak ve yok etmek. Din adamları hakkında muhtelif iftirâlar uydurmakla, müslimânları, çocuklarını dînî mekteblere vermekden vazgeçirerek, câhil kalmalarını te’mîn etmek.[Bu yol, islâmiyyete büyük zarâr vermekdedir.] 3-4- Onların yanında Cenneti övüp, dünyâ hayâtını te’mîn etmekle mükellef olmadıklarını söylemek. Tesavvuf halkalarını genisletmek. (Zühd)ü tavsiye eden Gazâlînin (Ihyâ-ül-ulûmiddîn)i, Mevlânânın (Mesnevî)si ve Muhyiddîn-i Arabînin eserleri gibi kitâbları okumagı tesvîk etmekle, su’ûrsuz kalmalarını te’mîn etmek[1]. 5- Hükmdârları zulm ve diktatörlük yapmaga tesvîk etmeliyiz: Siz ALLAHın yeryüzündeki gölgesisiniz. Zâten Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî, Emevîler ve Abbâsîlerin herbiri, kaba kuvvet ve kılınçla isbasına gelmisler ve tek baslarına hükmranlık etmislerdir. Meselâ, Ebû Bekr, Ömerin kılıcı ile ve Fâtımanın evi gibi, itâat etmeyenlerin evini yakmakla, iktidâra gelmisdir[2]. Ömer de, Ebû Bekrin tavsiyesi ile halîfe olmusdur. Osmân ise, Ömerin emri ile devlet baskanı olmus. Alîye sıra gelince, o da, eskı-
[1] Tesavvuf kitâblarının medh etdikleri (Zühd), dünyâ islerini terk etmek degildir. Dünyâya düskün olmamakdır. Ya’nî, islâmiyyete uygun olarak çalısıp kazanmak ve kullanmak, ibâdet yapmak gibi sevâbdır. [2] Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alînin “radıyallahü anhüm” halîfe olacaklarına, hadîs-i serîflerde isâretler vardır. Fekat hiçbirinin vakti açık bildirilmemisdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu isi, Eshâbının seçmesine bırakmısdı. Halîfe seçmekde, Eshâbın ictihâdları üç dürlü oldu. Halîfelik, akrabâya verilmesi lâzım olan bir mîrâs malı degildi. En önce müslimân olup, baskalarını da îmâna getiren ve Peygamberimizin imâm yapıp arkasında nemâz kıldıgı ve berâber hicret etdigi Ebû Bekri seçmek uygun idi. Ba’zıları hazret-i Alînin evine geldi. Içlerinden Ebû Süfyân (Elini uzat! Sana bî’at edeyim. Istersen, her yeri suvârî ve piyâde ile doldururum) dedi. Hazret-i Alî, bunu kabûl etmedi ve (Müslimânları parçalamak mı istiyorsunuz? Evden çıkmamam, halîfe olmak için degildir. Resûlullahın ayrılıgı beni çarpdı. Çılgına döndüm) dedi. Mescide geldi. Herkesin yanında, Ebû Bekre bî’at eyledi. Ebû Bekr de, (Halîfe olmak istemedim. Fitne çıkmasın diye, çâresiz kabûl etdim) dedi. Alî de, (Halîfe olmaga, sen dahâ lâyıksın) dedi. Hazret-i Alînin, o gün, Ebû-Bekri öven sözleri (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbımızın ikinci kısm, 23. cü maddesinde yazılıdır. Hazret-i Ömer, hazret-i Alîyi evine kadar ugurladı. Hazret-i Alî, (Resûlullahdan sonra, bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr ve Ömerdir) derdi. Sî’îlerin yalanlarına, iftirâlarına aldananlar, müslimânların bugünkü hâle düsmesine sebeb oldu. Ingilizler, bu fitneyi hâlâ körüklemekdedirler
yânın seçmesi ile devlet reîsi olmusdur. Muâviye de, kılınçla isbasına gelmisdir[1]. Sonra, Emevîlerde de hükmdârlık babadan ogula geçerek devâm etmisdir. Abbâsîlerde de, aynı olmusdur. Bunlar, Islâmdaki hükmrânlıkların cebrî ve diktatörlük oldugunun delîlidir, demeliyiz. 6- Adam öldürenleri i’dâm etmek maddesini kanûnlardan çıkarmak. [Adam öldürmege, eskiyâlıga karsı tek çâre i’dâm cezâsıdır. I’dâm cezâsı olmadıkca, anarsi, eskiyâlık önlenemez.] Yol kesici ve hırsızları cezâlandırmakdan hükûmeti alıkoymak ve yol kesicileri silâhlandırarak, bu isi yapmalarını tesvîk etmek ve yolların emniyyetsizligini devâm etdirmek. 7- Su seklde, onların hastalık içinde yasamalarını saglayabiliriz: Her sey ALLAHın kaderi ile olur. Tedâvînin iyilesmede hiçbir te’sîri yokdur. ALLAH Kur’ânda, (Rabbim beni yidirir ve içirir. Hasta oldugum zemân da, O bana sifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek Odur)[2] dememis mi? Öyleyse, ALLAHın irâdesi dısında kimse, ne sifâ bulur ve ne de ölümden kurtulur[3].
__________________________________________________-- [1] Hazret-i Muâviye, hazret-i Hasenin bî’at etmesi ile, mesrû’ halîfe oldu. (Hak Sözün Vesîkaları) kitâbını okuyunuz! [2] Suarâ sûresi, âyet: 79-80-81. [3] Ingilizler, müslimânları aldatmak için, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i serîflere yanlıs ma’nâ veriyorlar. Tedâvî olmak sünnetdir. ALLAHü teâlâ, ilâclarda, sifâ yaratmısdır. Peygamberimiz ilâc kullanmagı emr etdi. Sifâyı veren, her seyi yaratan ALLAHü teâlâdır. Fekat, herseyi sebeblerle yaratmakda, sebeblere yapısmamızı emr etmekdedir.
8- Zulm yapılmasını te’mîn için sunları söyleyebiliriz: Islâm, ibâdet dînidir. Onun devlet isleriyle hiçbir alâkası yokdur. Bunun için, Muhammed ve Halîfelerinin, ne nâzırları ve ne de kanûnları vardı[1]. 9- Iktisâdî çöküntü de, bahsi geçen zararlı islerin tabîî bir netîcesidir. Mahsûlâtı çürütmek, ticâret gemilerini batırmak, çarsıları yakmak, bendleri, barajları yıkıp zirâat sâhalarını ve sanâyi’ merkezlerini su altında bırakmak ve içme suyu sebekelerine zehr katmak suretiyle tahrîbâtı artdırabiliriz[2]. 10- Devlet adamlarını, [kadın ve spor gibi] fitneye ve parçalanmaga sebeb olacak arzûlara ve içki, kumar, rüsvete ve hazîne mallarını, kendi sahsî islerinde harcamaya alısdırmak, vazîfelileri bu isleri yapmaga tesvîk edip, bize hizmet edenleri mükâfatlandırmak lâzımdır. Sonra kitâb, su tavsiyelerde bulunuyor: Bu islerle vazîfeli ingiliz câsûslarını, gizli ve açık olarak korumak, onlardan müslimânların eline geçenleri kurtarmak için, her çesid masrafı yapmak lâzımdır. 11- Fâizin her seklini yaymak lâzımdır. Zîrâ fâiz, millî ekonomiyi harâb etdigi gibi, müslimânları, Kur’ânın ahkâmına karsı gelmege de alısdırır. Zîrâ insan, bir kanûnun bir maddesini ihlâl edince, artık diger maddelerini de ihlâl etmesi kolay olur. Onlara, fâizin kat kat olanının harâm oldugunu, çünki Kur’ânda, (Fâizi kat kat olarak yi-
sıp, sebebleri arayıp, bulup, kullanmamız lâzımdır. (O bana sifâ verir) demek, sifâ verici sebebleri verir demekdir. Çalısıp, sebebleri aramak emr olundu. Peygamberimiz, (Erkeklerin de, kadınların da, çalısıp, ilm ögrenmeleri farzdır), bir kerre de, (ALLAHü teâlâ, çalısıp kazananları sever) buyurdu. [1] Ibâdet, yalnız nemâz, oruc, hac degildir. Dünyâ islerini, ALLAHü teâlâ emr etdigi için ve islâmiyyete uygun olarak yapmak hep ibâdetdir. Fâideli isleri yapmak için çalısmak çok sevâbdır. [2] Kendilerine medenî diyen ve insan haklarını dillerinden düsürmiyen ingilizlerin müslimânlara karsı hâzırladıkları vahsete, zulmlere bakınız! meyin)[1] denildigini ve binâenaleyh fâizin her seklinin harâm olmadıgını söylemek lâzımdır[2]. 12- Âlimlere kötü isnâdlarda bulunup, aleyhlerine âdî ithâmlar uydurarak, müslimânların onlardan sogumalarını te’mîn etmek lâzımdır. Câsûslarımızın bir kısmını, onların kıyâfetine sokacagız. Sonra, bunlara kabîh, çirkin isler yapdıracagız. Böylece bunlar, âlimler ile karısmıs olacak ve her âlimden sübhe edilecek. Bu câsûsları, El-Ezhere, Istanbula, Necef ve Kerbelâya sokmak zarûrîdir. Müslimânları âlimlerden sogutmak için mektebler, kolejler açacagız. Bu mekteblerde, rûm ve ermeni çocuklarını, müslimânlara düsman olarak yetisdirecegiz. Müslimân çocuklarına da kendi ecdadlarının câhil olduklarını asılayacagız. Bu çocukları, Halîfe ve âlimler ve devlet adamlarından sogutmak için, onların hatâlarını, kendi zevkleri ile mesgûl olduklarını, Halîfenin câriyelerle vakt geçirip, halkın malını kötü yollarda kullandıgını, hiçbir iste Peygambere uymadıklarını asılayacagız. 13- Islâmın, kadına hakâret etdigini yaymak için, (Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler)[3] âyetini ve (Kadının temâmı serdir) hadîsini söyleyecegiz[4]. 14- Pislik, susuzlugun netîcesidir. Suyun artdırılması-
[1]Âl-i Imrân sûresi, âyet: 130 [2] Ödünc verirken, vakt ta’yîn edilmez. Edilirse, fâiz olur. Belli zemân sonra, aynı mikdâr ödemesi sart edilirse, hanefîde bu da fâiz olur. Fazlasını ödemesi sözlesilirse de, fâiz olur. Bu fâizde, bir dirhem bile fazla ödemegi sart etmek büyük günâhdır. Veresiye satısda ise, ödeme vaktinin bildirilmesi lâzımdır. Ödeme vakti gelince, ödeyemedigi için, ödenecek mikdâr ve ödeme zemânı artdırılırsa, buna (Mudâ’af fâiz) denir. Yukarıdaki âyet-i kerîme, ticâretdeki bu mudâ’af fâizi bildirmekdedir. [3] Nisâ sûresi, âyet: 34 [4]Hadîs-i serîfde, (Islâmiyyete uyan kadın, Cennet ni’metlerindendir. Hislerine uyan, islâmiyyete uymayan kadın serdir) buyuruldu. Kız olsun, dul olsun, evli olmıyan fakîr kadına babası bakmaga mecbûrdur. Bakmazsa habs olunur. Babası yoksa veyâ fakîrse, zengin mahrem akrabâsı bakacakdır. Bunlar da yoksa, hükûmet ma’âs baglıyacakdır. Müslimân kadının, çalısıp kazanmaga hiç ihtiyâcı yokdur. Islâm dîni, kadının bütün ihtiyâclarını erkegin sırtına yüklemisdir. Erkegin bu agır yüküne karsılık, mîrâsın hepsinin yalnız erkege verilmesi lâzım iken, ALLAHü teâlâ, kadınlara burada da ihsânda bulunarak, erkek kardeslena mâni’ olmaga çalısmalıyız. Londradaki müstemlekeler nezâretinin hâzırladıgı kitâbda, islâmiyyeti yok etmek için, yapılacak seyler yazılıdır. Bu kitâb, câsûslar vâsıtası ile gizlice dagıtılmakdadır. Müslimânların kuvvetli noktalarını tahrîb etmek için de, su tavsiyelerde bulunuyor: 1- Müslimânların arasında, ırkçılık, milliyyetçilik taassubunu körükliyecek ve onların dikkatlerini, Islâmiyyetden evvelki kahramanlıklarına çekeceksiniz. Mısrda Firavunlugu, Îrânda Mecûsîligi, Irâkda Bâbilliligi, Osmânlılarda Attilâ ve Cengiz zemânını [vahsetini] ihyâ
rinin yarısı kadar mîrâs almalarını emr buyurmusdur. Zevc, zevcesini, evin içinde veyâ dısında çalısmaga zorlayamaz. Kadın arzû ederse ve zevci izn verirse, erkek bulunmıyan yerlerde, mestûre olarak çalısması câiz ise de, kazandıgı kendi mülkü olur. Hiç kimse, bunları ve mîrâsdan eline geçeni ve mehrini kadından zorla alamaz. Kendisinin ve çocukların ve evin herhangi bir ihtiyâcına sarf etmesi için zorlanamaz. Bunların hepsini zevcin alıp getirmesi farzdır. Komünist memleketlerde, kadın da, erkeklerle birlikde, bugaz tokluguna, hayvanlar gibi, en agır islerde zorla çalısdırılıyor. Hür dünyâ dedikleri hıristiyan memleketlerde ve islâm ülkeleri denilen ba’zı arab memleketlerinde, (Hayât müsterekdir) denilerek, kadınlar da, fabrikalarda, tarlalarda, ticâretde, erkekler gibi çalısıyorlar. Çogunun, evlendiklerine pismân oldukları, mahkemelerin bosanma da’vâları ile dolu oldugu, günlük gazetelerde sık sık görülmekdedir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek agzından çıkan sözler üç kısmdır: Birincisi, kelimeler de, ma’nâları da, ALLAHü teâlâdan gelmisdir. Bu sözlere (âyet-i kerîme), hepsine (Kur’ân-ı kerîm) denir. (Size gelen her iyi, fâideli seyi, ALLAHü teâlâ dileyip göndermekdedir. Her fenâ, zararlı seyi, nefsiniz dilemekdedir. Hepsini, ALLAHü teâlâ yaratıp göndermekdedir) sözü, (Nisâ) sûresinin 78. ci âyetidir. Ikincisi, kelimeleri Peygamberimizden, ma’nâları ALLAHü teâlâdan olan sözleridir. Bu sözlerine (Hadîs-i kudsî) denir. (Nefsinizi düsman biliniz! Çünki o, bana düsmandır) sözü hadîs-i kudsîdir. Bu düsmanlık, nefsin emrlerine uymamakdır. Üçüncüsü ise, kelimeleri de, ma’nâları da, Peygamberimizdendir. Bunlara (Hadîs-i serîf) denir. (Islâmiyyete uyan kadın, Cennet ni’metlerindendir. Nefsine uyan kadın, serdir) sözü hadîs-i serîfdir. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, (Müsâmerât) kitâbının birinci cildinde, bu hadîs-i serîfi îzâh etmekdedir. Ingiliz câsûsu, hadîsin bas tarafını saklayıp, yalnız sonunu bildiriyor. Bütün dünyâ kadınları, islâm dîninin kendilerine verdigi kıymeti, râhatı, huzûru, hürriyyeti ve bosanma hakkına mâlik olduklarını bilmis olsalar, hemen müslimân olurlar ve islâmiyyetin her memlekete yayılması için çalısırlar. Fekat, ne yazık ki, bu hakîkatleri anlıyamıyorlar. ALLAHü teâlâ, bütün insanlara, islâm dîninin ısıklı yolunu, dogru olarak ögrenmek nasîb eylesin! edeceksiniz [Kitâbda bu husûsda uzun bir cedvel vardı]. 2- Su dört seyi, gizli ve âsikâr yaymak lâzımdır: Içki, kumar, zinâ ve domuz eti [ve spor kulüplerinin birbirleri ile kavgaları]. Bu isi yapmak için, Islâm memleketlerinde yasayan hıristiyan, yehûdî, mecûsî ve diger gayr-i müslimlerden a’zamî derecede istifâde etmek ve bu is için çalısanlara Müstemlekeler nezâretinin bütçesinden bol mâas baglamak lâzımdır. Bunun için, siyâsî fırkaların ve spor kulüplerinin çogalmasını saglayacagız. Partileri ve kulüpleri birbirlerine düsman yapacagız. Birbirleri ile ugrasacaklar, din kitâbı okumaga, dinlerini ögrenmege vakt bulamıyacaklardır. Avladıgımız kimselere günlük gazete, dergi çıkartacagız. Gazetelerini, dergilerini, bol para ile, menfeatlar ile besleyecegiz. Satın aldıgımız kimseleri, kurtarıcı, kahraman gibi ismlerle medh etdirecegiz. Islâm dînini ve ahkâm-ı islâmiyyeye baglı olan idârecileri kötületecegiz. Din terbiyesinin kaynagı olan âile yuvalarını yok edecegiz. Bunun için, spor, güres ismi altında, avret mahalleri, edeb yerleri açık kız ve oglan resmleri nesr ederek, gençleri fuhsa, livâtaya, cinsî sapıklıga sürükliyecegiz. Islâm ahlâkını bozunca, islâmiyyeti yok etmek kolay olur. Çok câmi’ yapacagız. Fekat, câmi’lerde, hocaları degil, misyonerleri ve mezhebsizleri konusduracagız. Islâm müzigi ismi altında, çalgıları, sarkıları, radyoları câmi’lere sokacagız. Câmi’leri birer tuzak olarak kullanacagız. Câmi’lere giden ve kadınları örtünen devlet memûrlarını ve subayları, câsûslarımız tesbît edecek, bunlar, vazîfelerinden uzaklasdırılacaklardır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyan gençler, üniversitelere alınmıyacak, girmis olanların diploma almaları engellenecekdir. Sekreter, bu bilgileri gizli tutmamızı, Necdli Muhammedden de saklamamızı sıkı tenbîh etdi. Ben de bu hâtıralarımı mahkemeye vererek, elli seneden evvel açılmamasını vasıyyet etdim. [Sunu iyi bilmelidir ki, câmi’, kubbesi, minâresi olan binâ demek degildir. Içinde hergün bes kerre, cemâ’at ile nemâz kılınan binâ demekdir. Nemâzdan evvel veyâ sonra, bu cemâ’ate va’z vermek de câizdir.
Va’z, ehl-i sünnet i’tikâdında olan bir müslimânın, ehl-i sünnet âlimlerinden birinin, bir kitâbına bakarak okudugu veyâ ezberden söyledigi bir sözünü açıklaması demekdir. Mezhebsizlerin, ingiliz câsûslarının ve misyonerlerin konusmalarına va’z denmez, nutuk ve konferans vermek denir. Câmi’lerde nutuk ve konferans vermek ve bunları dinlemek câiz degildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin her sözü, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i serîflerin tefsîrleri, îzâhlarıdır.] 3- Cihâdın muvakkat bir farz oldugunu, vaktinin son buldugunu telkîn edeceksiniz. 4- Sî’îlerin kalblerinden, kâfirlerin necs oldugu fikrini çıkaracaksınız. Kur’ânda, (Kendilerine kitâb verilenlerin yiyecegi sizin için halâl oldugu gibi, sizin yiyeceginiz de onlar için halâldir)[1] denildigini, Peygamberin Safiyye isminde yehûdî ve Mâriye isminde hıristiyan bir hanımı oldugunu, Peygamberin hanımının necs olamayacagını söyleyeceksiniz[ 2]. 5- Müslimânlara, Peygamberin, Islâmdan kasdının mutlak din oldugunu ve bu dînin yehûdîlik ve hıristiyanlık da olabilecegini, sâdece Islâm dîninin olmadıgı inancını asılıyacaksınız. Bunun delîli de sudur diyeceksiniz: Kur’ân, her dînin mensûblarına müslimân diyor. Meselâ Yûsüf Peygamberin, (Beni müslimân olarak öldür)[ 3], Ibrâhîm ve Ismâ’îl Peygamberlerin de, (Ey Rab- – 59 – [1] Mâide sûresi, âyet: 5 [2] Ingilizin yehûdî dedigi hazret-i Safiyye müslimân olmusdu. Mısrlı olan Mâriye ise, Resûlullahın mübârek zevcelerinden degildir. Câriye idi. Bu da müslimân oldu. Cenâzesinin nemâzını, halîfe Ömer “radıyallahü anh” kıldırdı. Ehl-i sünnet i’tikâdına göre, hıristiyan kadın, câriye de olur. Zevce de olur. Sî’îlerin inandıkları gibi, kâfirlerin kendileri necs degildir. I’tikâdları olan küfr necsdir. [3] Herhangi bir Peygamberin ALLAHü teâlâdan getirdigi bilgilere inanmaga (Îmân) denir. Îmân edilecek bilgiler iki kısmdır: Yalnız inanılacak bilgiler. Hem inanılacak, hem de yapılacak bilgiler. Birinci kısm bilgiler, îmânın aslı olup, altı dânedir. Her Peygamberin bildirdigi îmânların aslları aynıdır. Bugün islâm düsmanlarının, ilerici diyerek hayran kaldıkları, benzemege çalısdıkları, bütün yehûdîler, hıristiyanlar, dünyâdaki fen adamları, devlet adamları, kumandanlabimiz, bizi kendine müslimân kıl ve zürriyyetimizden kendine müslimân bir ümmet getir)[1], Ya’kûb Peygamberin ise, ogullarına, (Ancak ve ancak müslimân olarak ölünüz)[ 2], dediklerini nakl ediyor. 6- Kilise yapmanın harâm olmadıgını, Peygamber ve Halîfeleri onları yıkmadıgını, bil’aks onlara hurmet gösterdigini ve Kur’ânda, (ALLAH insanların bir kısmını digeriyle def’ etmeseydi [savmasaydı], manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde ALLAHın adı çok zikr edilen câmi’ler yıkılıp giderdi)[3] denildigini, Islâmın ibâdethânelere hurmetkâr oldugunu, onları yıkmadıgını, yıkanlara mâni’ oldugunu çokça söyleyeceksiniz. 7- (Yehûdîleri Arab yarımadasından çıkarınız) ve (Arab yarımadasında iki din olmaz) hadîsleri hakkında, müslimânları sübheye düsürecek ve (Bu iki hadîs dogru olsaydı, Peygamberin, biri yehûdî, biri de hıristiyan hanımı olmazdı ve Necran hıristiyanları ile anlasma yapmazdı)[4] diyeceksiniz!
rın hepsi, âhirete, ya’nî öldükden sonra tekrar dirilmege, Cennete, Cehenneme inanıyorlar. Kendilerine ilerici diyen ve onlara benzemege özenen din câhillerinin de, bunlar gibi inanmaları îcâb etmez mi? Peygamberlerin dinleri, ya’nî emr ve yasak edilen bilgileri aynı degildir. Îmân edip, islâmiyyete tâbi’ olmaga (Islâm) denir. Dinleri baska oldugu için, her Peygamber zemânındaki islâm, birbirlerinin aynı degildir. Her Resûl gelince, yeni bir (Islâmiyyet) gelmis, eski Peygamberler zemânlarındaki islâmlıkların hükmleri kalmamısdır. Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın getirdigi islâm, kıyâmete kadar devâm edecekdir. ALLAHü teâlâ, Âl-i Imrân sûresinin 19 ve 85. ci âyetlerinde, yehûdîlere ve hıristiyanlara eski islâmlıklarını bırakmalarını emr ediyor. Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmıyanların, Cennete giremiyeceklerini, Cehennemde sonsuz yanacaklarını bildiriyor. Ibrâhîm, Ismâ’îl ve Yûsüf ve Ya’kûb peygamberler, kendi zemânlarında mu’teber olan islâmı istediler. O müslimânlıklar ve kiliselere gitmek, simdi mu’teber degildirler. Bu husûsda, arabî (El-envâr) kitâbımızın sonundaki, Zerkânînin (Mevâhib) serhinde tafsîlât vardır. Câmi’ulezher müderrislerinden Muhammed Zerkânî Mâlikî 1122 [m. 1710] da vefât etdi. [1] Bekara sûresi, âyet: 128 [2] Bekara sûresi, âyet: 132 [3] Hac sûresi, âyet: 40 [4] 59. cu sahîfede, 2. ci hâsiyeye [dip nota] bakınız! 8- Müslimânları, ibâdetlerinden men’ etmege çalısacak ve (ALLAH insanların ibâdetlerine muhtâc degildir) diyerek, onları ibâdetlerin fâideleri hakkında tereddüde düsüreceksiniz[ 1]. Hacca gitmek ve cemâ’at ile nemâz kılmak gibi, onları bir araya getiren ibâdetlerden men’ edeceksiniz. Aynı seklde, câmi’lerin, türbelerin ve medreselerin insâsına ve Kâ’benin ta’mîrine mâni’ olmaya çalısacaksınız. 9- Harbde düsmandan ganîmet olarak alınan malın besde birinin [Humusun], âlimlere verilmesi husûsunda, sübhelendirecek ve bunun ticâret kazancıyla bir alâkasının olmadıgını îzâh edeceksiniz. Sonra, (Humus, Peygambere veyâ Halîfeye verilir, âlime verilmez. Zîrâ âlimler, onunla evler, serâylar, hayvanlar ve bahçeler alıyorlar. Bunun için, (Humus)u onlara vermek câiz degildir) diyeceksiniz! 10- Müslimânların akîdelerine bid’atler sokup, Islâmı gericilik ve terör dîni olmakla ithâm edeceksiniz. Islâm memleketlerinin geri kaldıgını, sarsıntılara mâruz kaldıgını söyleyecek ve böylece onların Islâma olan baglılıklarını za’îfletmis olacaksınız. [Hâlbuki müslimânlar, dünyânın en büyük, medenî devletlerini kurdular. Dîne bagları gevsedikce, küçüldüler.] 11- Çok mühimdir! Çocukları babalarından uzaklasdırıp, büyüklerinin dînî terbiyelerinden mahrûm kalmalarını saglayacaksınız. Onları, biz yetisdirecegiz. Binâenaleyh, çocuklar babalarının terbiyelerinden kopdukları an, akîdeden, dinden ve âlimlerden kopmaga mahkûm olacaklardır. 12- Kadını tahrik edip, örtüsünü açmasına sebeb olacaksınız. Sebeb olarak da, örtü gerçek Islâmî bir emr degildir. Abbâsîler zemânında ihdâs edilmis bir âdetdir.
[1] Ibâdetler, ALLAHü teâlâ emr etdigi için yapılmakdadır. Evet, ALLAHü teâlâ, kullarının ibâdetlerine muhtâc degildir. Fekat kullar, ibâdet yapmaga muhtâcdırlar. Kendileri, akın akın kiliseye gidiyorlar. Müslimânların câmi’lere gitmelerine mâni’ oluyorlar. Bunun için, insanlar Peygamberin zevcelerini görüyorlardı ve kadın bütün islere katılıyordu diyeceksiniz. Kadını açdıkdan sonra, gençleri ona karsı tahrîk edip, her ikisinin arasında fesâd hâsıl olması için çalısacaksınız! Müslimânlıgı yok etmek için, bu is, çok te’sîrlidir. Evvelâ, bu isi gayr-ı müslim kadınlara yapdıracaksınız. Sonra, müslimân kadın kendiliginden bozulup, bunların yapdıgını yapacakdır[ 1].
[1] Hicâb ya’nî tesettür, örtünme âyeti gelmeden evvel, kadınlar örtünmezler, Resûlullaha gelip, bilmediklerini sorar, ögrenirlerdi. Resûlullah birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifâde ederlerdi. (Beydâvî)de ve (Buhârî)nin tefsîr bâbında bildirildigi gibi, hicretden üç sene sonra, (Ahzâb) ve bes sene sonra (Nûr) sûrelerindeki hicâb âyetleri gelip, kadınların yabancı erkekler yanında, oturmaları, bunlarla konusmaları yasak edildi. Bundan sonra, Resûlullah, kadınların bilmediklerini, mübârek zevcelerinden sormalarını emr eyledi. Kâfirler, hicâb âyetinin sonra geldigini, kadınların sonra örtündüklerini söylemiyerek, müslimânları aldatıyorlar. Resûlullahın mübârek zevcesi Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” diyor ki, mübârek zevcelerinden Meymûne “radıyallahü anhâ” ile birlikde Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında idik. Ibn-i Ümm-i Mektûm “radıyallahü anh” izn isteyip içeri girdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunu görünce, bize (Perde arkasına çekiliniz!) buyurdu. (O a’mâ degil midir? Bizi görmez) dedim. (Siz de mi körsünüz? Onu görmez misiniz?) buyurdu. Ya’nî, o kör ise de, siz kör degilsiniz ya, buyurdu. Bu hadîs-i serîfi, imâm-ı Ahmed ve Tirmüzî ve Ebû Dâvüd “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdiler. Bu hadîs-i serîfe göre, erkegin yabancı kadına bakması harâm oldugu gibi, kadının da yabancı erkege bakması câiz degildir. Mezheb imâmlarımız “rahimehümullahü teâlâ”, bu husûsdaki diger hadîs-i serîfleri de bildirerek, kadının yabancı erkeklerin avret yerlerine bakmaları harâmdır dediler. Bunu yapmak kolaydır. Böyle kolay olan emrlere ve yasaklara (Ruhsat) denir. Kadının, erkeklerin baslarına, saçlarına bakması mekrûhdur. Bundan sakınmak güçdür. Güç olan seyleri yapmak da (Azîmet) olur. Erkegin kadın için avret yeri, diz ile göbek arasıdır dediler. Görülüyor ki, ezvâc-ı tâhirat “radıyallahü teâlâ anhünne” ve Eshâb- ı kirâm “radıyallahü anhüm” azîmet ile amel ederler, ruhsatlardan da sakınırlardı. Islâmiyyeti içerden yıkmak istiyen (Zındık)lar, hicâb âyetleri gelmeden önce, kadınların örtünmediklerini ileri sürerek, (Peygamber zemânında kadınlar örtünmezlerdi. Simdi gördügümüz kadınların, umacı gibi örtünmeleri o zemân yokdu. Hazret-i Âise bası açık gezerdi. Simdiki örtünmegi, sonradan, yobazlar, fıkhcılar uydurdu) diyorlar. Bu sözlerinin yalan ve iftirâ oldugunu, bu hadîs-i serîf açıkca göstermekdedir. ALLAHü teâlânın emrlerini ve yasaklarını bildi13- Câmi’ imâmlarının fâsık olduklarını iddiâ edip, onların hatâlarını açıklayarak ve her vesîle ile onlarla, arkalarında nemâz kılan cemâ’atleri arasına kin ve adâvet sokarak, cemâ’at ile nemâz kılmagı ortadan kaldıracaksınız. 14- Peygamberin zemânında olmadıgı ve bid’at oldugu gerekçesiyle, türbelerin hepsinin yıkılması lâzımdır diyeceksiniz. Ayrıca Peygamber, Halîfeler ve sâlihlerin kabrleri hakkında, sübheye düsürerek, onları ziyâret etmekden men’ edeceksiniz. (Peygamber, annesinin yanında, Ebû Bekr ile Ömer (Bakî’) kabristânında medfundurlar. Osmânın kabri mechûldür. Hüseynin bası (Hannâne) de defn edilmisdir. Cesedinin defn edildigi yer ma’lûm degildir. (Kâzımiyye)deki kabrler de, iki halî-
ren dört hak mezheb, erkeklerin (avret yeri)ni, ya’nî bakması ve baskasına göstermesi harâm olan uzvlarını, birbirlerinden farklı olarak bildirmislerdir. Her müslimânın, bulundugu mezhebin bildirdigi avret yerini örtmesi farzdır. Baskasının avret yerine bakmak harâmdır. (Esi’at-ül-leme’ât) kitâbındaki hadîs-i serîflerde: (Erkek erkegin ve kadın kadının avret yerine bakmasın) buyuruldu. Hanefî mezhebinde, erkegin erkek için ve kadının kadın için avret mahalli, diz ile göbek arasıdır. Kadının yabancı erkek için avret mahalli, ellerinden ve yüzünden baska, bütün bedenidir. Kadının saçları da avretdir. Avret yerine sehvetsiz de bakmak harâmdır. (Bir kadını görürseniz, yüzünüzü ondan ayırınız! Ansızın görmek günâh olmaz ise de, tekrâr bakmak günâh olur). (Yâ Alî! Uylugunu açma! Ölü veyâ diri, hiç kimsenin uyluk yerine bakma!) (Avret yerini açana ve baskalarının avret yerine bakana, ALLAH la’net eylesin!) (Kendini bir kavme benzeten onlardan olur). Bu hadîs-i serîf gösteriyor ki, ahlâkını, islerini veyâ elbisesini, islâm düsmanlarına benzeten onlardan olur. Modaya, ya’nî kâfirlerin kötü âdetlerine uyanlar, harâmlara (güzel san’at) ismini takanlar ve harâm isliyenlere san’atkâr diyenler, bu hadîs-i serîfden ibret almalıdırlar. (Kimyâ-yı se’âdet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, bası, saçı, kolları, bacakları açık olarak sokaga çıkmaları harâm oldugu gibi, ince, süslü, dar, hos kokulu elbise ile çıkmaları da harâmdır. Böyle çıkmalarına izn veren, râzı olan anası, babası, zevci, kardesi de, onun günâhına ve azâbına ortak olurlar.) Ya’nî Cehennemde birlikde yanacaklardır. Tevbe ederlerse afv olunurlar. ALLAHü teâlâ tevbe edenleri sever. Müslimân oldugunu söyliyen bir kimsenin, yapacagı her isin, isfenin kabridir. Peygamberin âlinden Kâzım ve Cevâdın kabrleri degildir. Tusdaki ise, Ehl-i beytden Rızânın degil, Hârunun kabridir. Samarrâdaki Abbâsîlerin mezârlarıdır. Ehl-i beytden Hâdî, Askerî ve Mehdînin kabri degildir. Müslimân memleketlerde bulunan bütün türbe ve kubbelerin yıkılmasının farz oldugu gibi, (Bakî) mezârlıgını da, yerle bir etmek lâzımdır) diyeceksiniz! 15- Seyyidlerin, Peygamberlerin soyundan geldikleri husûsunda insanlar tereddüde düsürülecek. Seyyid olmayanlara siyâh ve yesil sarık giydirilerek, seyyidlerin diger insanlarla karısmaları te’mîn edilecek. Böylece, insanlar bu husûsda sasırıp, Seyyidler hakkında sû-i zanda bulunacaklar. Din adamlarının ve Seyyidlerin sarıklarını çıkaracaksınız ki, Seyyidlerin soyu gayb olsun ve din adamları insanlardan hurmet görmesin.[1]
lâmiyyete uygun olup olmadıgını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veyâ bu âlimlerin kitâblarından okuyarak ögrenmesi lâzımdır. Is, islâmiyyete uygun degil ise, günâh veyâ küfrden kurtulamaz. Hergün hakîkî tevbe etmesi lâzımdır. Tevbe edilen günâh ve küfr, muhakkak afv olur. Tevbe etmezse, dünyâda ve Cehennemde, azâbını, ya’nî cezâsını çeker. Bu cezâlar, kitâbımızın muhtelif yerlerinde yazılıdır. Erkeklerin ve kadınların nemâzda ve heryerde örtmesi lâzım olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Avret mahallini açmak ve baskasının avret mahalline bakmak harâmdır. Islâmiyyetde avret mahalli yokdur diyen, kâfir olur. Icmâ’ ile, ya’nî dört mezhebde de avret olan bir yerini açmaga ve baskalarının böyle avret mahalline bakmaga halâl diyen, ehemmiyyet vermiyen, ya’nî azâbından korkmıyan kâfir olur. Kadınların avret yerini açmaları ve erkekler yanında sarkı söylemeleri ve mevlid okumaları böyledir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, Hanbelî mezhebinde avret degildir. (Ben müslimânım) diyen kimsenin, îmânın ve islâmın sartlarını ve dört mezhebin icmâ’ı, ya’nî söz birligi ile bildirdigi farzları ve harâmları ögrenmesi ve ehemmiyyet vermesi lâzımdır. Bilmemesi özr degildir. Ya’nî, bilip de inanmamak gibidir. Kadınların yüzlerinden ve ellerinden baska yerleri, dört mezhebde de avretdir. Icmâ’ ile olmıyan, ya’nî diger üç mezhebden birine göre avret olmıyan bir yerini, ehemmiyyet vermiyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günâh olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, ya’nî uylugunu açmaları böyledir. Bilmedigini ögrenmesi farzdır. Ögrenince hemen tevbe etmeli ve örtmelidir. [1] 123.cü sahîfedeki dipnota bakınız! 16- Sî’îlerin mâtem yerlerinin yıkılmasının farz oldugu, zîrâ bid’at ve dalâlet oldugu, Peygamber ve Halîfelerin zemânında mevcûd olmadıgı söylenecek. Insanları oralara girmekden men’ etmek, Vâizleri azaltmak ve Vâizlerle mâtem yerleri sâhiblerini vergiye baglamak lâzımdır. 17- Ingiliz kitâbında yazılı seylerden biri, bütün müslimânlara hürriyyet sevgisini behâne ederek, (Herkes diledigini yapabilir. Emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i anil münker ve Islâm ahkâmının ögretimi farz degildir) diyeceksiniz! [Hâlbuki, islâmiyyeti ögrenmek ve ögretmek farzdır. Müslimânların birinci vazîfesidir.] Ayrıca, onlara sunu da asılayacaksınız: (Hıristiyanlar kendi dinleri, yehûdîler de kendi dinleri üzeredirler. Kimse kimsenin kalbine girmez. Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker halîfeye âiddir.) 18- Müslimânların çogalmasına mâni’ olmak için, dogum sınırlandırılacak ve birden fazla evlilige mâni’ olunacak. Evlenmege ba’zı sartlar konulacak. Meselâ, denilecek ki: Arab Îrânlıyla, Îrânlı arabla, Türk arabla evlenemez. 19- Islâmın yayılması ve müslimân olmıyanlara ögretilmesi fe’âliyyetleri kat’î sûretde men’ olunacak. Islâmın yalnız arabların dîni oldugu fikri yayılacak. Gerekçe olarak, Kur’ânda, (Bu senin ve kavmin için bir zikrdir) denildigi söylenecek. 20- Hayr müesseselerinin hudûdları daraltılacak ve devlete âid bir hâle getirilecek. Öyle olacak ki, kisi câmi’, medrese ve bunlara benzer hayr müesseseleri yapamaz hâle getirilecekdir. 21- Müslimânları Kur’ân hakkında sübheye düsürecek ve içinde noksanlık ve fazlalık bulunan tahrîf edilmis Kur’ân tercemeleri hâzırlayıp, diyeceksiniz ki: (Kur’ân bozulmus. Birbirini tutmuyor. Birinde bulunan âyet digerinde bulunmuyor). Yehûdî, hıristiyan ve bütün gayr-i müslimleri tahkîr eden ve cihâdı, emr-i bil-ma’rûfu ve
nehy-i anil-münkeri emr eden âyetleri çıkaracaksınız[1]. Kur’ânı diger lisanlara meselâ türkçe, farsça, hindçe vs. dillere çevirip, Arab memleketleri hâricinde arabî okunmasına mâni’ olacaksınız ve yine Arab memleketleri dısında (Ezân), (Nemâz) ve (Düâlar)ın arabî yapılmasını önleyeceksiniz. Aynı seklde, hadîsler hakkında da müslimânlar tereddüde düsürülecek. Kur’âna yapılması plânlanan, terceme, tenkîd ve tahrîfin, hadîslere de uygulanması gereklidir. Hakîkaten, okudugum (Islâmı nasıl yıkabiliriz) ismli bu kitâb, çok mükemmel idi. Ileride yapacagım çalısmalar için, emsâlsiz bir rehber idi. Sekretere kitâbı iâde edip, memnûniyyetimi ifâde etdigimde, bana, (Bilmis ol ki, bu meydânda, sen yalnız degilsin. Yapdıgın isi yapan pekçok adamlarımız var. Bu isi yapmak için, simdiye kadar nâzırlıgımız besbinden fazla adam vazîfelendirmis bulunmakdadır. Nâzırlık bu sayıyı yüzbine çıkarmagı düsünüyor. Bu sayıya ulasdıgımız zemân, müslimânların hepsine hâkim olacak ve bütün Islâm memleketlerini ele geçirmis olacagız) dedi. Dahâ sonra, sekreter sunları söyledi: (Sana sunu müjdelerim ki, nezâretimizin bu programı gerçeklesdirme-
[1] Ingilizler, bu çalısmalarında muvaffak olamadı. Çünki, Kur’ân-ı kerîmi degisdirilmekden ALLAHü teâlâ korumakdadır. Incîli de koruyacagına söz vermemisdir. Bunun için, uydurma Incîller yazıldı. Bunlar bile zemânla degisdirildi. Bunlarda, ilk degisikligi Bolüs [Pavlos] ismindeki bir yehûdî dönmesi yapdı. Her asrda, bilhâssa, Istanbuldaki Roma imperatorlarının birincisi olan Kostantinin 325 de Iznikde topladıgı 318 papaz, büyük degisiklik yapdılar. 931 [m. 1524] de, alman papazı Luther Martin, (protestan) mezhebini kurdu. Romadaki Papaya tâbi’ olan hıristiyanlara (katolik) denildi. Katoliklerle protestanların birbirlerini öldürmeleri, Sen Bartelemi ve Iskoç cinâyetleri ve engizisyon mahkemelerindeki fâcialar, hıristiyan târîhlerinde de yazılıdır. 446 [m. 1054] de, Istanbul papazı Mihael Kirolarius, Papadan ayrılarak, (Ortodoks) kilisesini kurdu. Mîlâdın 571 senesinde ölen Ya’kûb, (Süryânî) fırkasını, 405 de ölen Maron, Sûriyede (Maronî) fırkasını, Amerikalı Sarl Russelin de, 1872 de (Yahova sâhidleri) fırkasını kurdular. si için, en fazla, bir asrlık bir zemâna ihtiyâc vardır. Biz o günleri görmesek bile, muhakkak çocuklarımız görecekdir. Su darbımesel ne kadar da güzeldir, (Baskasının ekdigini yidim. Öyleyse, ben de baskaları için ekiyorum). Ingilizler, bunu yapdıgı zemân, bütün hıristiyan âlemini memnûn etmis ve onları oniki asrlık felâketden kurtarmıs olacakdır). Sekreter sözlerine söyle devâm etdi: (Asrlarca devâm eden (Ehl-i salîb) muhârebeleri [Haçlı seferleri], hiçbir fâide saglayamamısdır. Kezâ, Mogollar [Cengiz orduları] da, Islâmın köklerini kazımak için birsey yapmıs sayılmaz. Çünki onların yapdıgı is, ânî, plânsızdı. Düsmanlıklarını ortaya koyacak, askerî isler yapıyorlardı. Bunun için, çok çabuk yoruldular. Fekat simdi, hükûmetimizin degerli idârecileri, Islâmı çok ince bir plân ve uzun bir sabrla içden yıkmak için çalısıyorlar. Askerî güc kullanmamız da lâzımdır. Fekat bu is, son merhalede, ya’nî Islâmı yiyip bitirdikden ve her tarafından balyozlayıp, bir dahâ toparlanamaz, bizimle savasamaz hâle geldikden sonra gelir). Sekreter sözlerini söyle bitirdi: (Istanbuldaki büyüklerimiz, çok akllı ve zekî imisler, ki bizim plânımızın aynını uygulamıslar. Ne yapmıslar: Muhammedîlerin arasına sokulup, onların çocukları için, medreseler açmıslar. Kiliseler insâ etmisler. Onların arasında, içkiyi, kumarı, fıskı, fesâdı [ve futbol kulüplerine parçalanmalarını] çok güzel bir seklde yaymayı basarmıslar. Islâm gençligini, dinleri hakkında sübheye düsürmege, kendi hükûmetleri ile aralarına münâkasa ve muhâlefet sokmaga, her tarafda fitneyi yaygınlasdırmaga, âmirlerin, müdîrlerin, devlet adamlarının evlerini hıristiyan kadınları ile doldurarak, ahlâklarını bozmaga çalısmıslardır. Biz de, bu seklde hareket ederek, onların kuvvetlerini kıracagız, dinleri ile olan irtibâtlarını sarsacagız, ahlâklarını ifsâd edecegiz. Birlik ve berâberliklerini yok edecegiz. Sonra, ânî bir harb baslatıp, Islâmın
köklerini kazıyacagız[1].)
[1] Ingilizler, islâmiyyeti imhâ etmek için hâzırladıkları, yirmibir maddeyi, iki büyük, Hindistân ve Osmânlı islâm devletini yıkmak için tatbîk etdiler. Hindistânda, (Vehhâbî), (Kâdıyânî), (Teblîg-ı cemâ’at), (Cemâ’at-i islâmiyye) gibi bozuk islâm fırkaları meydâna getirdiler. Sonra ingiliz ordusu, Hindistânı kolayca isgâl edip, koca islâm devletini yok etdi. Islâm âlimlerini zindanlarda, ölüme terk etdi. Sultânı da habs edip, iki oglunu parçaladılar. Asrlardan beri, muhâfaza edilen zî-kıymet esyâyı, nâdîde, güzîde hazîneleri yagma ederek, gemilerle Londraya tasıdılar. Hind sultânlarından Sâh-ı cihânın, 1041 [m. 1631] de, zevcesi Ercümend beygüm hanımın Agradaki kabri üzerine yapdırdıgı (Tac-mahal) ismindeki türbenin dıvarlarından çaldıkları elmâs, zümrüd, yâkut gibi kıymetli tasların yerleri, simdi çamur ile sıvalıdır. Bu çamurlar, ingiliz vahsetini, dünyâya i’lân ediyorlar. Çaldıgı bu servetleri, Islâmiyyeti yok etmek için kullanmakdadırlar. Bir islâm sâirinin dedigi gibi, (Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun da ALLAHı var!) adâlet-i ilâhiyye tecellî ederek, ikinci cihân harbinde, cezâlarını buldular. Almanların Ingiltereyi isgâlinden korkan, ingiliz zenginleri, kilise mensûbları ve devlet, nezâret adamlarının çoluk çocukları, onbinlerce islâm düsmanı, gemilerle Amerikaya kaçarlarken, almanların, (Graf von spee) ve benzeri iki harb gemisinden bırakdıkları miknatisli mayınlar, bu gemileri batırdı. Atlas okyânûsunda boguldular. Harbden sonra, Newyorkdaki (Birlesmis milletler insan hakları) merkezinin aldıgı karâr ile, bütün dünyâdaki müstemlekelerini terk etdiler. Müstemlekeler nezâretinin, asrlarca sömürdügü geçim kaynaklarının çogunu gayb etdiler. Britanya adasında mahsûr kaldılar. Gıdâ maddeleri ve mühim ihtiyâc esyâsı vesîkaya baglandı. 1948 de, genelkurmay baskanı Sâlih Omurtak pâsa, bir ziyâfetde , (Londrada, resmî müsâfir oldugum hâlde, sofradan hep doymadan kalkardım. Avdetde, Italyada, bol makarna yiyerek, doyabildim) dedigini isitdigim için yazıyorum. O sofrada pâsanın tam karsısında oturuyordum. Bu sözü, hâlâ kulagımda çınlamakdadır. Senâüllah-ı Dehlevî “rahmetullahi aleyh” (Mâide sûresi)nin seksenikinci âyet-i kerîmesini tefsîr ederken buyuruyor ki, (Muhyissünne Hüseyn Begavî, nasârânın hepsinin müsrik olmadıgını bildirdi. Çünki, sirk, ülûhiyyet sıfatı isnâd ederek, ona hurmet etmege, ya’nî (ibâdet etmege) denir. Müsrikler, yehûdîler gibi, müslimânlara siddetli düsmandır. Müslimânları öldürürler, memleketlerini, mescidlerini tahrîb ederler. Kur’ân-ı kerîmi yakarlar.) Imâm-ı Rabbânî “rahmetullahi aleyh” üçüncü cild, üçüncü mektûbda buyuruyor ki, (ALLAHü teâlâdan baska bir seye ibâdet edene, tapınana müsrik denir. Bir Peygamberin dînine tâbi’ olmıyan kimse müsrikdir). Simdi, dünyâdaki hıristiyanların hepsi, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için, kâfirdirler. Bunların çogu Îsâ tanrıdır veyâ üç tanrıdan biridir dedikleri için, müsrikdirler. Îsâ, ALLAHın kulu ve Peygamberidir diyenleri, (Ehl-i kitâb)dır. Hepsi, Islâmiyyete ve müslimânlara düsmanlık yapıyorlar. Hücûmlarını ingilizler idâre etmekdedir. Hıristiyânların simdi, onbir süâl uydurarak, bütün islâm memleketlerine ******ürdüklerini, 1412 h.=1992 m. senesinde haber aldık. Bengladesdeki islâm âlimleri, bunlara cevâb yazarak, papazları rezîl etmislerdir. Istanbuldaki (Hakîkat Kitâbevi)miz, (El-Ekâzîb-ül-cedîde-tül-Hıristiyâniyye) ismindeki bu cevâbları, (Es-sırât-ul-müstakîm) kitâbı ile birlikde basdırıp, bütün dünyâya göndermekdedir.

Mevla Bir Kulunu Seviyor ise Onun Neyi Yok ... Mevla Bir Kulunu Sevmiyor ise Onun Neyi Var ! ...
|